Çocuk Henry Chinaski’nin gözünden başlıyor her şey. Fakirlik, Büyük Buhran yılları, babasının o iğrenç suratlı otoritesi, annenin ezikliği, akran zorbalığı, sivilce faciası, alkole ilk merhaba… Her şey o kadar çıplak, o kadar filtresiz anlatılıyor ki sayfaları çevirirken arada durup “ulan bu adam gerçekten bunları mı yaşadı?” diye kendi kendime sordum. Ama en çok da şu hissettirdi: Biri nihayet yalan söylemeyi bırakmış gibi.
Anlatım çok sade, cümleler kısa, vurucu. Şairane süsleme yok, metafor bombardımanı yok. Adam neyse o. Sinekleri cezbeden bok parçası olmayı tercih ediyor kelebeklerin arzuladığı çiçek olmaktansa diyor bir yerde.
Ekmek Arası herkesin seveceği bir kitap değil. Hassas mideliler, pembe hayattan hoşlananlar, “kitap okuyup kendimi iyi hissedeyim” diyenler uzak dursun bence. Ama eğer hayatın kötü taraflarını da görmekten, hatta onlarla biraz dalga geçmekten hoşlanıyorsan; eğer “neden böyle hissediyorum ki?” diye sorduğun anlar oluyorsa… o zaman Bukowski tam senlik. Bu kitap seni yargılamıyor, sadece “ben de ordaydım” diyor.