·90 syf.····Okunma: 31 Ocak 2026 18:02 Uyku’yu sevdim. Murakami’nin dili zaten çok akıcı; gerçekten bir solukta okunuyor. Kitap bana göre uykusuzluğu bir sorun gibi değil, kadının kendine ait bir alan açma biçimi olarak anlatıyor. Kadın evli ve anne; gündüzleri tamamen bu rollerin içinde yaşıyor. Kendine ait zamanı, alanı, hatta kimliği neredeyse yok. Uykusuzluk başlayınca geceler onun tek özgür alanı oluyor: kitap okuyor, dışarı çıkıyor, yalnız kalıyor ve bu zamanların içinde tüm mutsuzluğuna rağmen kendini iyi hissediyor.
En çok etkilendiğim sahnelerden biri, kadının bir gece çocuğunu izlerken hissettiği rahatsızlıktı. Bu rahatsızlık çocuğuna duyduğu bir şey değil; çocuğun yüzünde kocasının ve kaynanasının izlerini görmesiyle ortaya çıkıyor. Kendi benliğini çocuğunda bile görememesi, kadının aslında ne kadar silindiğini fark etmesi gibi geldi bana. Bunu kendisi de tam olarak anlamlandıramıyor ama bu bence çok güçlü bir varoluşsal çığlık.
Kitabın sonunda bir eksiklik hissi var ama bu beni rahatsız etmedi. Çünkü sanki bilinçli olarak böyle bırakılmış. Her fark edişin bir çözüme ulaşmadığını, bazen sadece uyanıp öylece kalındığını hissettiriyor. Uyku, annelik ya da evliliği kötülemekten çok, bu rollerin kadını nasıl rutine, hizmet etmeye ve kendinden vazgeçmeye zorladığını gösteriyor. Bu yüzden rahatsız edici ama çok gerçek bir kitap.