DELİYLE DELİ OLMAK
Spoiler içeriyor olabilir!
Ondokuzuncu yüzyılın son çeyreğinden novella olarak sahneye çıksa da klasik olmanın ne anlama geldiğini gösteren az-öz eserlerden biri Altıncı Koğuş. Rusya’nın dönemsel/yerel koşullarına ışık tutmakla birlikte 21. yüzyılın realitelerini de ne yazık ki aydınlatıyor. Görmek istemeyenlere, gözlerini kaçıranlara, farklı yerlere bakmaya çalışanlara, kapaklarını kapatanlara ve bakıp gör(e)meyenlere inat baskıyı, zorluğu, adaletsizliği, yoksulluğu ve topyekün acı duygusunu gerçekçi betimlemelerle ‘Doktor Yefimıç’laşan zihinlere gösteriyor. Belki de yazarın toplumuna dair çığlıklarını yanıbaşındakilere hissettiremediği konjonktürün dışavurumunu bu satırlarla okuyabiliyoruz bi’ kahve eşliğinde. Zira Anton ÇEHOV da doktor ve bu kitabın yazılıp yayınlandığı dönemde kolera salgınına maruz kalıyor halkı. Tıpkı Ivan DMITRIÇ gibi kendisi de babasının iflası sonucu acı duygusuyla tanışıyor ve zorlayıcı bi’ yaşam çizgisine itiliyor. ‘Ateşin düştüğü yeri yaktığı’ gerçeğine bizi en fazla yaklaştıran iki deneyimden biri bu ciddi hayat zikzaklarıdır sanırım. “Manen güçsüz kalır kalmaz hayatın kaba bir sillesini yemem yetti.” bir yöntemdir ama sonucu yıkıcı şekilde bilmem kaçıncı koğuşta uyanmak olabilir. Diğeriyse bütün vücudumuzu yakmak yerine belki beynimizi belki kalbimizi bi’ miktar ateşe yakınlaştırmaktır. Bunun adına empati dediysek alevlere yaklaşmamız zorunludur. Kafalarımızı ‘kiralık an’lardan kaldırmak, sığındığımız günlük meşgale köşelerinden zaman zaman ayrılmak, açmadığımız duygu kapılarını aralamak, yüksek yüksek duvarların arasındaki üst katların en azından balkonlarına çıkıp alt katlara bakmak, fildişi kulelerimizden ayrılma iradesini ortaya koymak, alevlerin ortasındaki deliye dokunmak gerekir. Varsın yüzyılları aşan ön yargıyla ‘deliyle deli olma’ desinler. “Sıcak, rahat bir oda ve bu koğuş arasında bir fark yoktur. İnsanın huzuru ve memnuniyeti dışarıda değil, içindedir.” cümlesini kurmadan önce Stoacı konforlarda yükselmeden evvel bi’ üst sınıfımızla mutlaka tanışmalıyız. Aşağılanma duygusunu hissettiniz mi? Sınıfları aşan sızıntılardan biri duygular zannımca. Toplumsal sorunları göz ardı etmeye yarayan ‘mutluluk ancak kendimize yönelerek mümkün’ tezciği biraz şark kurnazlığı olmuyor mu? Cesursak “Yalnız kalmadan hakiki mutluluğu bulmak mümkün değildi.” cümlesine kalkışmayı bi’ deneyebilir miyiz? Hareketsizliğimizi ve duyarsızlığımızı meşrulaştırmak için örtündüğümüz yorgan ya ansızın kaldırılırsa? “Eğer ölüm herkes için olağan ve meşru bir sondan ibaretse insanların ölmelerine engel olmak niye?” sorusunu soran gölgeye cevabımız duvara dönmek mi? Geceler boyu cenin pozisyonunda bi’ taş parçasına bakmanın, altıncı koğuşlara dalıp-çıkmanın, “Ölüyorum ve bunun bilincinde olma cesaretine sahibim.” diyebilmenin hiç de kolay olmadığını tekrar hatırlattı bana Altıncı Koğuş. “Ruhunda tabaka tabaka pislik birikiyor, arkadaşının her ziyaretinden sonra bu pisliğin daha da yükselerek neredeyse boğazına kadar geldiğini hissediyordu.” betimlemesinin muazzam gerçekçiliğinin yanında şahsen doktor ile DMITRIÇ arasındaki sohbete daha fazla şahit olmak isterdim. Şöyle bi’ ilişkinin keyfi/umuduyla: “Zeki bir insansınız ve ben bunun tadını çıkartıyorum.”