·500 syf.··Beğendi
···Okunma: 02 Şubat 2026 16:12 Nermin Yıldırım.
Son zamanların okuduğum ve okumaya değer bulduğum nadir romancılardan biri. Tanışmamız Rüyalar Anlatılmaz metniyle olmuştu. Hayatımın çok yorgun bir dönemiydi: fiziksel, ruhsal, zihinsel. Okurken o kadar hızlı kendimi içine akıtmıştım ki, kitabın güzel mi kötü mü, tarzım mı değil mi bilemeden; hüzünlenerek, ağlayarak, heyecanlanarak okuyup bitirmiştim. Kalp bağımız kurulmuştu bir kere, onu anlamıştım ama devamı yoktu.
Aradan tam bir yıl geçti. Dinlendim ve yazarı gerçekten tanımak için Ev romanını okumaya karar verdim. Sakin sakin, sindire sindire okudum. Kitabı okurken yazarı o kadar merak ettim ki hemen Google’layıp birkaç röportaj, sohbet ve sair videosunu izledim. Aklımda ilk beliren kelime: coşku. Ne kadar coşkulu, mutlu ve kendiyle olabilen bir kadın diye tanımladım. Sanki daha öncelerden tanıdığım bir arkadaşımdı. Daha çok sevdim. Bir şeye benzetecek olsaydım, durup durup patlayan bir yanardağa benzetirdim. Her patlamada etrafına güzel metinler, eserler saçan; o metinlerdeki karakterlerle tanışma arzusu doğuran bir güzel doğal afet.
Ev
Öncelikle kaleminden bahsetmek isterim. İlk 50–60 sayfa bana “eyvah” dedirtti. Bir önceki romanı okurken bunu fark edemedim mi acaba diye düşünüp durdum. Biraz zorlama olduğunu düşündüğüm ağdalı benzetmeler o kadar fazlaydı ki: “Orta yerinden yırtılan kara atlas”, “kılçıksız günaydın”, “ışığı ağır ağır emilen gökyüzü”, " akortsuz tipler", "narkotik gözler", "Kırçıllı ağırlıklar, karanlıklar" havada uçuşuyordu. Üzerine bir de eski Türkçeden artık pek de kullanmadığımız kelimeler — şikemperverler, müzeyyenler, müstearlar, replikalar — ardı ardına dizilince, zorlama bir roman okuyacağım korkusuna kapıldım. Öğrenilmiş bir romancılık hissi…
Ama öyle olmadı. Paragraflar aktıkça önce o ağdalı benzetmeler kayboldu, sonra zorla kitaba sızmış gibi duran eski Türkçe kelimeler azaldı. Ben de diğerlerinin anlamlarını öğrendiğim için okumam kesilmedi. Böylece kitap, güzel bir yolda yürümek gibi aktı gitti.
Zaten konumuz da buydu. Genç bir kadın — Seher. Samanyolu yıldızlarının dünyadaki aksi olduğu düşünülen, “Aziz Yakup Yolu” olarak da bilinen Santiago Yolunu yürümeye başlıyor. Yol ve zaman ileriye akarken zihni geçmişe gidiyor.
Geçmişe daldıkça hatırladıklarını yeniden hatırlıyor. Ne güzel unutmuştu. “Ne vardı hatırlayacak?” diye kendiyle kavgaya tutuşacakken aslında unutmak değil, hatırlamamayı seçtiğini biliyor. Unutmak mı, hatırlamak mı? Hangisi daha faydalı? Hangisi zehir, hangisi panzehir?
Geçmişle hesaplaşması bitmiyor, bitiremiyor. Belki yine kaçmak istiyor; yakalanmak için saklanmak, bulunmak için gitmek istiyor; belki de eve dönmek için…
Seher hırçın. Yol boyunca yumuşamaya niyeti yok. Yürüyüş yolunda karşılaştığı Vesna’ya söyledikleri aslında kendine: “kendi bokuyla kavgalı” bir hal. Bu dünyadan alacaklı olduğunu düşünüyor. Hikâyesine baktığımızda pek de haksız sayılmaz ama dünya bu; bir öyle döner, bir böyle… belli de olmaz.
Seher’in bu hacı yolu da az değil, insanı yola getirmeyi biliyor. Gün gün düşünceler, geçmişle kavgalar, yol arkadaşı Ogo’yla atışmalar, yeni yürüyüşçüler ve rüyalar… Kaçmakla kalmak arasında, hatırlamakla unutmak arasında salınan bir bilinç hâli.
Hayat da bir yolculuk değil mi zaten? Seher’in yürüdüğü o hacı yolu da tıpkı hayat gibi. Başta tecrübesiz ve dinçken yürüdüğün yollarla, sona doğru tecrübelenmiş ve yorulmuşken yürüdüğün yollar aynı değil. İnsanın bunu anlaması için bazen dünyanın sonunu-Finisterra- görmesi gerekebiliyor.
“Bu dünya işte; dünya… ah dünya, bu ne zor, bu ne güzel, bu ne muhteşem bir rüya.”