Oppenheimer’ın hikayesi bir başarı öyküsünden ziyade, devasa bir zekanın kendi yarattığı canavarın gölgesinde kalışının trajedisidir. Kitabı okurken, atomu parçalayan o muazzam zihnin, devletin bürokratik koridorlarında nasıl bu kadar çaresizce parçalandığını görmek insanın içini sızlatıyor. Oppenheimer’ı sadece bir fizikçi değil, insanlığın kaderini değiştiren ama bu değişimin faturasını kendi ruhuyla ödeyen hüzünlü bir figür olarak görüyorum. Onun "teknik tatlılık" dediği o bilimsel merakın, binlerce insanın ölümüyle sonuçlanan bir felakete dönüşmesi, aslında her birimizin kendi hayatında düştüğü "hırsın körlüğü" tuzağının en uç örneği gibi duruyor.
Kitaptaki duruşma sahnelerini okurken karşımızda sadece bir bilim insanı değil, modern dünyanın vicdan azabı duruyor sanki. Devletin soğuk, ruhsuz ve mekanik sorgulamaları karşısında Oppenheimer’ın insani tereddütleri, şüpheleri ve "acaba yanlış mı yaptık?" soruları bana çok daha asil geliyor. O, bir hain olduğu için değil; tam tersine, bir makinenin dişlisi olmayı reddedip "insan" kalmaya çalıştığı için cezalandırılıyor. Bu kitap bana, gerçek vatanseverliğin hükümetlere körü körüne itaat etmek değil, yanlış gidene "dur" diyebilecek cesareti kendinde bulmak olduğunu hissettiriyor.
Özellikle Edward Teller ile olan o meşhur zıtlaşmalarında, bilimin iki yüzünü görüyorum: Bir yanda sadece güce ve hıza odaklanmış, yıkıcı bir teknokrasi; diğer yanda ise yarattığı şeyin estetiği kadar ahlakını da dert edinen melankolik bir dahi. Oppenheimer’ın o meşhur "fizikçiler günahı tanıdı" sözü, kitaba sinmiş olan o ağır hüznün özeti gibi. O, bilginin bir güç değil, aslında taşınması imkansız bir sorumluluk olduğunu anladığında artık çok geç kalmıştı. Bu durum, onun karakterini benim gözümde mitolojik bir kahraman kadar görkemli ama bir o kadar da yalnız kılıyor.
Sonuçta bu eser benim için sadece tarihsel bir döküman değil; bir insanın kendi dehası tarafından hapsedilmesinin hikayesidir. Kitabı kapattığınızda zihninizde kalan tek şey atom bombasının parıltısı değil, Oppenheimer’ın o duruşma salonundaki yorgun ve yenik bakışları oluyor. Kipphardt’ın başarısı da burada: Bize bir bombanın nasıl yapıldığını değil, bir vicdanın nasıl paramparça edildiğini anlatıyor. Bilimin soğuk gerçekliğiyle insanın sıcak sancısı arasındaki bu çarpışma, Oppenheimer’ı tarihin en dokunaklı ve "insani" karakterlerinden biri yapıyor.