·228 syf.··Beğendi
···Okunma: 04 Şubat 2026 01:53 “Işığın O Kör Edici Yokluğu”, 1971’de Fas Kralı’na yapılan suikast girişimi sonrası Tazmamart Hapishanesi’ne mahkûm edilen askerlerin öyküsünü, gerçek bir tanığın aktardığı bilgilerle harmanlayarak anlatan; hem kurgu hem de gerçeğe dayanan bir eserdir. Yazar, karakterlerin içinde bulunduğu ruh hâlini son derece sahici ve sarsıcı bir biçimde yansıtır.
Askerlerin hapishanede geçirdikleri süre boyunca, adım adım yaşamdan ve insanlıktan nasıl uzaklaştırıldıklarını; artık sevdiklerin ve dünya için sanki hiç var olmamış olabileceğin düşüncesiyle yaşanan o derin acıyı okurken çok etkilendim. Gün ışığına muhtaç olmak, onu bir an olsun görebilmek için her şeyi yapabilecek gibi hissetmek… Önceden yapabildiğin ve gözünde hiçbir önemi olmayan eylemlerin ve uyaranların, bu denli karanlık ve insanı yaşamdan koparan bir ortamda nasıl hayati bir önem kazandığını görmek… Belki de yaşamı değerli kılan en temel şeylerin, bu “küçük” nimetler olduğunu fark etmek…
Her şeyden yoksun bırakıldıkları bu karanlık hücrelerde, yıllar sürmesine rağmen askerlerin bir nebze de olsa hayata tutunmaya çalıştıklarını görüyoruz. Tüm dışsal yıkıma rağmen, iç dünyalarına sığınarak ayakta kalırlar. Kimi dua ile, kimi şiir ve hikâyelerle, kimi ise maneviyatla bunu başarır. Bunu fark etmek bana şunu hatırlattı: Tüm vahşete ve kötülüğe rağmen, zihnimiz bir kalkan görevi görebilir. Bir yanıyla bizi zorlayan, sıkıntıya sürükleyen zihnimiz; kimi zaman bizi en çetin savaşların içinden sağ çıkaran en güçlü dayanağımız olabilir.
Son olarak şuna değinmek istiyorum: Kitapta beni etkileyen pek çok yer olsa da, şu cümle insanın yaşadığı dehşetten bile daha ağır bir gerçeği gözler önüne seriyor:
“İnsanın yaşadığı dehşetten daha kötüsü onun inkâr edilmesidir.”