·112 syf.····Okunma: 04 Şubat 2026 14:17 Albert Camus’nün Yabancı adlı kitabını okurken, bu defa umutsuzluğunu bağırarak değil, sessizliğiyle hissettiren bir insanla tanıştım. Meursault’nun duygusuzluğu öyle sıradan, öyle gündelikti ki romanın her sayfasında kendimi başka bir duygunun eşiğinde buldum. Okurken sarsıldım ama bunu büyük dramatik sahnelerle değil, “hiçbir şey hissetmiyorum” diyen cümlelerle yaşadım.
Kitabı bitirdikten sonra Camus’nün hayatına dair bir merak uyandı içimde. Öğrendim ki Camus’nün babası Lucien, I. Dünya Savaşı’nda vatanı için savaşırken kör bir kurşunla hayatını kaybetmişti. Camus henüz bir yaşındayken babasını kaybetmiş, ölümünü ise ancak büyüdüğünde öğrenmişti. Bu gerçek, Yabancı’daki Meursault karakterine bambaşka bir gözle bakmama neden oldu. Çünkü romanda Meursault’nun annesinin ölümü de benzer bir mesafeyle verilir:
*“Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum. Bakımevi’nden bir telgraf aldım: Anneniz öldü. Cenazesi yarın kaldırılacak.”*
Bu cümle, romanın tamamının ruhunu tek başına özetler gibidir. Ne bir isyan vardır ne de açık bir acı. Sadece bir bilgi, sadece bir bildirim. Camus kendi yaşantısından izler taşısa da, romanda okuduğumuz şey yalnızca bir biyografi yansıması değil; insanın dünyaya, topluma ve anlam arayışına yabancılaşmasının edebî bir ifadesi.
Meursault, ilk bakışta pek çoğumuzun içten içe istediği ama yaşayamadığı bir hayat sürer: dertsiz, kaygısız, pişmanlık duymayan, “neyse”, “fark etmez” diyebilen bir ruh hâli. Ancak tam da bu yüzden tehlikelidir. Çünkü Meursault düşünmeye direnir yani hissetmemeyi bir savunma biçimi hâline getirir. Roman boyunca sıkça kullandığı “bilmem”, “olabilir”, “hayır” gibi ifadeler, onun dünyayla arasına ördüğü mesafenin göstergesidir.
(Belkide bunu farkında olmadan yapıyordur)
Buna rağmen Meursault tamamen duygusuz değildir. Annesi zaman zaman aklına gelir, fakat bu düşünceler bile bir suçluluk ya da özlemle değil, kısa ve nötr hatırlamalarla sınırlıdır. “İnsan daima biraz kabahatlidir” sözü, onun hem kendine hem de insanlığa dair sessiz kabullenişini yansıtır.
Romanın en çarpıcı yönlerinden biri, Meursault’nun işlediği cinayetten çok, toplumun kalıplaşmış değerlerine uymadığı için yargılanmasıdır. Annesinin cenazesinde ağlamadığı, güneşten bunaldığı, kahve içtiği için suçlanır. Asıl suç, bir insanı öldürmesi değil; toplumun beklediği gibi yas tutmaması, hissetmemesi ve rolünü oynamamasıdır. Meursault bu yüzden değil mi zaten “yabancı”? Suçlu olduğu için değil, uyumsuz olduğu için idam edilir.
Yabancı, bana göre yalnızca bir roman değil; umut, anlam ve insan olma hâli üzerine sert bir yüzleşmedir. Meursault’nun dünyası belki kaygısızdır ama umutsuzdur. Ve bence hiçbirimiz onun gibi olmamalıyız—en azından içinde hâlâ umut taşıyanlar.