Bu kitabı okurken kendimi bir metni takip eder gibi değil,
sessiz bir iç muhasebenin içinde buldum.
Her sayfa, insanın kendine sormaktan kaçındığı soruları
yumuşak ama ısrarcı bir dille karşıma çıkardı.
Anlatılanlar bana yabancı değildi;
aksine, uzun zamandır içimde var olan ama adını koyamadığım hâllerdi.
Okudukça, ruhun ihmal edildiğinde nasıl ağırlaştığını
ve fark edildiğinde nasıl hafifleyebileceğini daha iyi anladım.
Bu kitap cevap vermekten çok düşünmeye davet etti.
İnsanın kendine dürüst olmasının ne kadar zor ama ne kadar gerekli olduğunu hatırlattı.
Ve belki de en kıymetlisi, insanın kendisiyle yüzleşirken bile
şefkatli kalabileceğini gösterdi.
Sülemî, ruhun hastalıklarını anlatırken insanı suçlamıyor, yargılamıyor.
“Sen kötüsün” demiyor;
“Sen insansın ve kalbin yorulabilir” diyor.
Kitabın en çarpıcı tarafı tam da burada başlıyor:
Okuru incitmeden, kalbi ürkütmeden hakikatle yüzleştiriyor.
Haset, kibir, öfke, gaflet, dünya hırsı, kalbin katılaşması…
Bunlar çoğu zaman farkına bile varmadan içimizde büyüyen hastalıklar.
Sülemî, her birini tek tek ele alırken
nasıl ortaya çıktıklarını ve insanı nasıl yavaş yavaş içten içe tükettiklerini
çok sade ama derin bir dille anlatıyor.
Ve en umut veren tarafı:
Her hastalığın yanına mutlaka bir çare koyuyor.
Okuru umutsuz bırakmıyor.
“Böylesin” deyip kapıyı kapatmıyor;
aksine, “İyileşmek mümkün” diyor.
Bu kitap bana şunu hissettirdi:
Ruhun tedavisi yüksek sesle değil,
sessizlikle…
aceleyle değil,
sabırla…
başkalarını düzeltmeye çalışarak değil,
önce kendinle yüzleşerek başlıyor.
Okurken sık sık durup düşündüm.
Bazı sayfalar beni rahatlattı,
bazılarıysa içimde sakladığım eksiklerle yüzleştirdi.
Ama her sayfa, kalbe doğru atılmış bir adım gibiydi.
Eğer kalbin yorulduğunu hissediyorsan,
aynı hataları tekrar tekrar yapıp nedenini anlayamıyorsan,
ibadetlerinde, ilişkilerinde, niyetlerinde bir ağırlık varsa…
bu kitap sana yol göstermekten çok,
çoktan bildiğin ama unuttuğun yolunu hatırlatıyor.