İvan İlyiç’in Ölümü, kısa ama insanın içine işleyen bir hikâye. Tolstoy burada büyük olaylar anlatmıyor; sıradan bir hayatın, sıradan görünen tercihlerin insanı nasıl yavaş yavaş içten içe boşalttığını gösteriyor. İvan İlyiç’in kariyer, statü ve “doğru yaşanmış hayat” kalıpları içinde ilerleyen yaşamı, hastalıkla birlikte sarsılıyor ve okur, bu sarsıntıya dışarıdan tanıklık ediyor.
Metnin en güçlü tarafı sadeliği. Tolstoy süslü cümleler kurmuyor; tam tersine, gündelik hayatın içinden akan bir dille, büyük bir varoluş sorusuna dokunuyor: “Doğru yaşadım mı?” Bu soru, karakterin ağzından çıkmadan bile metnin her yerine siniyor. İvan İlyiç’in çevresindeki insanların mesafeli tavrı, acının ne kadar yalnız bir deneyim olduğunu hissettiriyor.
Öte yandan hikâye yer yer tek bir duygunun etrafında dönüyor: geç kalmışlık. Bu tekrar, anlatının etkisini pekiştirse de bazı okurlar için tekdüzelik hissi yaratabilir. Yan karakterler de daha çok ana temayı taşımak için var; derinlikleri sınırlı. Bu, anlatının bilerek sade tutulmuş olmasından kaynaklanıyor gibi duruyor.
Genel olarak İvan İlyiç’in Ölümü, büyük laflar etmeden insanın hayatını gözden geçirmesine yol açan bir metin. Kısa sürede okunuyor ama etkisi uzun sürüyor. Hızlı tüketilecek bir hikâye değil; bitince bir süre durup düşünmeye çağıran, sakin ama ağır bir okuma.