"Dünyaya bir başkasının gözlerinden bakabilmeyi bilmek gerek, demişler. Asıl o zaman dünyanın ve insanların esrarını kavramaya başlarmış insan.”
Giden midir hep beklenen? Yoksa gidenin ardında bıraktığı izlerden yeniden bir varoluş mudur bu durum insan için ? Yoksa gidene mi zordur hayat, kalana mı ?
Orhan Pamuk okunması, anlaması ve sindirilmesi en zor yazarlardan biri benim için. Ama bir o kadar da okumaktan en zevk aldığım yazarlardan.. Orhan Pamuk benim için çok katmanlı, çok zeki, kültür patlaması yaşayan ve adına daha birçok nitelik ekleyebileceğim muhteşem bir yazar, kalem. Kara Kitap okuduğum 4. ve en zorlandığım eseriydi ki zaten 2. okuyuşumda tam anlamıyla anlamlandırdım eserin her bir bölümünü, satırını.. Eserlerini anlamak, insanın kendine, kendi hayatına da katması çok zor. Kafa karıştırıcı, aklı-mantığı zorlayan ve ciddi anlamda sabır gerektiren eserlerinden biriydi “Kara Kitap” ama ben onun eserlerini zaten tekrar tekrar okumak isteyen biri olarak bundan çokta bahsetmek istemiyorum. Çünkü her okuyuşumda bana ekstra bir şeyler katmıştır kendisi. Bu yönüyle Pamuk bence açık ara Dünya edebiyatında yer edinmiş ve devam da etmeli. Bana kalırsa da aldığı tüm ödülleri fazlasıyla hak ediyor. Esere değinecek olursam, yazım tekniği, olay örgüsü, karakter seçimi ve karakterlerin eser boyunca gelişimi muazzam.. Bu şekilde bir eser ortaya koymak şunu gösteriyor; ciddi bir ön çalışma, yıllar süren emek ve tabii ki deneyim, kültür ve sivri bir zeka.. Karakterlerin yani temel 3 karakter Avukat Galip, Kayıp Rüya ve Köşe Yazarı Celâl… 3’ü de eser boyunca bir o yana bir bu yana gidip geldi anladığım kadarıyla. Eseri Celâl’in köşe yazıları, Rüya’nın ani bir terki ve Avukat Galibin onu can hıraş arayışı üzerinden okuyoruz ancak Celâl’in her bir köşe yazısını büyük bir merakla okudum, Galibin İstanbul’u karış karış arayışı ve bu arayışta da aslında kendini de bulması mükemmel bir karakter gelişimiydi. Galib bana göre, Gelişim ve İnsan Duygusunu temsil ederken Celâl ise Bilgelik ve İnsan Ruhunun Gizemini temsil ediyor diye düşünüyorum. Galib eser boyu bu temsil ettiği yönüyle hem Rüyayı bulmayı hem de kendini bulmayı sürdürdü farkında olsun veya olmasın. Celâl ise başından beri kapalı kutuydu bana göre. Köşe yazıları da bize dönemi çok net anlatırken, 80-90’lar dönemini, gazeteciliğin zorluklarını, İstanbul’un yaşadığı yansıttığı portreleri… bunları kaleme dökse bile biz Celâli tam olarak anlayamadık belki de.. Ancak iki güçlü karakter de kendini ilmek ilmek işlemiş.. Rüya ya gelecek olursam, Rüya bana göre Özlem ve Erillik içerisinde ki Dişilliği temsil ediyor.. Eserde biz onu Galibin ağzından, gözünden, sevgisinden tanıyoruz ve Celâlin de köşe yazılarına gizliden gizliye eklemesiyle tanıdık. Eserin belki de tek eksiği Rüyanın biraz daha anlatılabilecek olmasıydı..
Eser katman katman muazzam bir yazı tekniği içeriyor. Köşe yazılarının içeriği ve Galibin olayları arasında o kadar ince detay başa baş bir anlatım var ki .. okurken ne nasıldı ? nasıl yani ? dedirtmiyor. Okurken birden fazla durum belleğe kazınıyor, hem olayı merakla takip ediyorsunuz hem de köşe yazıları illa ki bir durum, olay veya şahıstan bahsediyor. Okurken birçok konuya hakim oldum. Bana birçok bilgilelik kattı diyebilirim Celâl sayesinde .. Bu da bize aslında Orhan Pamuk’un ne kadar çok ön çalışma ve emek sarf etmiş olduğunu gösteriyor bir kez daha. Zaten bir röportajında yazarken en zorlandığım eser şeklinde cümleler kurmuş. Romanı okurken ne demek istediğini anlıyoruz bizlerde, okudukça bir çiçek gibi açılıyor. Sayfalar ilerledikçe her yaprağında bir hikaye, her hikayede acı, umut, hüzün, bilgi bir nehir gibi akıyor.. Ve ister istemez hayata uyarlamaya çalışıyoruz bunca duygu bizlere nasıl bahşedildi ? Nasıl başa çıkabiliriz ki bunca duygu karmaşası ile hayatın hem bu kadar acımasız hemde bir o kadar nefes almaya şükür duyurduğu zamanda ?
Adı gibi bazı bölümlerde Kara, Kasvetli bir roman.. Tıpkı Galib gibi, kendi kimliğinin arayışı Rüyanın arayışının yanında.. Kar yağışının, çaresizliğin, insanların onu asla durdurmayışı aslında bir iç savaştı onun için Galib her anlamda bir arayıştaydı.. Demek ki bu arayış için Rüyanın gitmesi gerekiyordu birde bu yönden bakmak gerekiyor bence.. Eser de dediği gibi ;
“Ne kadar zaman arayacağım seni ev ev, kapı kapı? Ne kadar zaman köşeden köşeye, sokak sokak?"
Hepimiz onu arıyoruz. "Hepimiz O'nu bekliyoruz." Avuç içlerimizde mor halkalar bırakan pazar fileleri gibi taşıyoruz hayatı ve filenin yırtıklarından düşenleri ardımız sıra bırakıp, neydi o, kaçırdığım hayat parçacığı nerede, diye bakınıp duruyoruz nafile yere.
Yeşil tükenmez kalemi tutkuyla seven, gözlerini kısışını sevdiğimiz insanlar biriktiriyoruz hayatımızda, sonra onların, bir "ne bileyim" e dönüşmesini seyrediyoruz. Sonra bırakıp Rüya'mızı çocukluğumuzun renkli, cıvıl cıvıl çarşılarında, bal gibi de devam ediyoruz yaşamaya.. Unutuyoruz yaşamın ağır sorunlarını. Altından kalkamadığımız her sorun sıkıntı bize gün sonunda koca bir kahkaha atarak; işte bak böyle yaparım hayatını yeşerttiğim gibi Şems Tebriz’inin dediği Altını üstüne de getiririm diyor.. Bir yanımız Galib, Celâl ve Rüya gibi .. hepimizde her şeyden bulabildiğiniz hayatlarımız. . Hayat bize anlatılan hikayelerle, bizim başkalarına ve kendimize anlattıklarımızla sürekli kurup bozduğumuz bir karmaşa silsilesi aslında.. Önemli olan ne derece ne şekilde yaşadığımız.. Kimi nerede nasıl nereye ne şekilde yerleştiğimiz .
Galip'in Rüya'yı aradığı gibi arıyoruz gerçek benliği, hayatı.. Rüya gerçekten var mıydı, biz miydi ondan bile emin olamıyoruz, ama arıyoruz işte yana yakıla. Kara bir aynadan yansıyan apartman boşluklarına bakıyoruz Galip'le birlikte. Her şey, bu bakış, bu apartmanlar ve bu boşluklar, bir tuhaf.
Doğru, "Ne tuhaf okurlarsınız siz, ne tuhaf ülke burası." ..