Bugün Okumak Mutluluktur ekibiyle Yusuf Atılgan’ın hayatını ve eserlerini konuştuk. Uzun uzun Aylak Adam’ı tartıştık.
Dönüş yolunda, zihnimde kendiliğinden üç figür yan yana geldi: Oğuz Atay’ın Beyaz Mantolu Adam’ı, Gogol’ün Paltosundaki Akaki Akakiyeviç ve Yusuf Atılgan’ın adı bile eksik bırakılmış kahramanı, C.
Aylak Adam’ı okurken yoruldum. Yusuf Atılgan’ın ana karakterinin bir adı yoktur; romanda yalnızca C. diye anılır. Kendini “aylak” olarak tanımlar ama bu aylaklık bir rahatlık değil, bir sıkışma hâlidir.
Roman bittiğinde elimde kalan duyguya isim koymak zor: eksiklik, yer tutamama, hayata bir adım geriden bakma hissi.
Bu his beni Oğuz Atay’ın Beyaz Mantolu Adam’ına götürdü. Onu ilk okuduğumda gülümsemiştim; bu kez gülümseyemedim. Çünkü fark ettim ki o beyaz manto bir tuhaflık değil, bir görünürlük çabasıydı. Kalabalığın içinde “buradayım” deme isteği…
C. de benim için böyleydi. O bağırmaz ama sessizliğiyle fazlasıyla görünür olur. Beyaz mantolu adama herkes bakar ama kimse yaklaşmaz. C.’ye de kimse gerçekten yaklaşmaz. Kadınlar, sokaklar, cümleler… Hepsi temas eder ama tutunamaz.
Okurken C.’yi anlamaya çalıştım. Belki de bu yüzden beni yordu.
Akaki Akakiyeviç için palto, var olmanın tek yoludur. Paltoyu giyince insan olur; palto gidince yok olur. Aylak Adam’da ise tam tersini hissettim. C.’nin bir paltosu yoktur. Bilerek yoktur. Onu hayata bağlayacak bir nesneyi, bir rolü, bir unvanı reddeder. Ama bu reddediş bir özgürlük değildir. Arayış devam eder.
Roman bittiğinde C.’nin eksikliği kaldı bende. Beyaz mantonun göz alıcılığıyla, paltonun yokluğunda hissedilen soğuk, içimde yan yana durdu.
Aylak Adam bana şunu düşündürdü:
Bazı insanlar hayata katılmaz; hayat onların yanından geçer. Ve bazen bu, seçilmiş bir yalnızlık değil, kabul edilmiş bir uzaklıktır.
Belki de çevremizdeki insanları değerlendirirken, iç dünyalarını bilmemek bizi acımasız yorumlara sürüklüyordur. Ne diyeyim ki..
Ben okuduğum için mutluyum.