mülteci olmanın, bildiğin her şeyi geride bırakmanın ne demek olduğunu insanın yüzüne tokat gibi çarpıyor. 21 yaşında koskoca bir yetişkinken, sığındığı İsviçre'de Fransızca bilmediği için kendini bir anda dilsiz, okuma yazması olmayan bir çocuk gibi çaresiz hissediyor. Fransızcayı hem anadilini yavaş yavaş öldüren bir "düşman" hem de hayata tutunmasını sağlayan tek dal olarak görüyor. Fabrikada makinelerin başında geçen ruhsuz saatlerini, anadilinden kopmanın verdiği o derin boşluğu ve her şeye rağmen yazmaktan vazgeçmeyişini öyle süssüz, öyle yalın bir dille anlatıyor ki; Kristóf’un o meşhur sertliğini ve dürüstlüğünü iliklerinize kadar hissediyorsunuz..