Puan vermedi·704 syf.····Okunma: 08 Şubat 2026 22:22 Felice’ye mektupları henüz bitirmenin tazeliğiyle yazmasaydım, eminim kendimi yiyip bitirecektim. Franz Kafka ve Felice Bauer, bir arkadaşlarının evinde karşılaşırlar ve daha sonra Kafka’nın tanışmalarının üzerinden bir ay geçmeden bir mektup göndermesiyle, 1912-1917 yılları arasında yaşanacak beş yıllık bir ilişkinin temelini atarlar.
Benim Kafka’yı ilk tanıdığım günden itibaren kendisiyle hep bir husumetim vardı ve aramız hep gergindi. Neredeyse dokuz yıldır süren bu gerginliğin sebebi, Kafka’nın sürekli dramatize ettiği “acı çekme” hâliydi. Ve ben onun bu bencil entelektüel varoluş sancılarını dünyanın sonu gibi lanse etmesine tahammül edemiyordum. Fakat bugün artık Franz Kafka’yı anlayabiliyorum.
Bu yüzlerce mektup sonunda hem Felice hem de Kafka o kadar yıpratıcı davrandı ki bir yerde tahammül edemedim. Hem sevdim hem sevmedim ikisini de. Ama Milena’ya mektupları da okuyan biri olarak, yaşadıkları her neyse aşk demek istiyorum. Çünkü aşk böyledir bazen. Entelektüel bir sığınma, üst bir eşlikçi değil. Sever, heyecanlandırır, düşündürür, yıpratır, bıktırır, kıskandırır, tutarsızdır. Ve böyle gerçektir. İnsanüstü bir rüyalar ülkesine giriş bileti değildir her zaman.
Fakat yine de Kafka, kendi içinde, kendisi için yaşayan bir insan. Onun bu narsistik yapısı içinde Felice’ye tutunmaya çabalaması, biraz da Felice’nin de kendisi için yaşasın kafa yapısına hizmet ediyor. Tam istediği gibi sevilmiyor hiçbir zaman; bu yüzden sürekli bir sevgi tespit sınavından geçiriyor karşısındakini. Pek tabii, sonuç ne olursa olsun asla memnun olamıyor. Kendisini yiyip bitirecek düşüncelerle kehanet kuruyor ve bunu muhakkak karşısındakine de dayatıyor.
Bazen sırf o sevme hâlini yazabilmek için yazıyor, diyorum. Bazen gerçekten de bu kafa yapısından kurtulmak istiyor, Felice’ye tutunmak istiyor, diyorum. Hem tutarsız hem kontrolsüz; fakat gerçekten acı çekiyor, ait olamıyor hissediyorum. Yani tam da bu dönemlerde yazdığı “Gregor Samsa” gibi. Toplum içinde bambaşka bir yerde. Ailesiyle, arkadaşlarıyla ya da başka düşüncelerle tam kaynaşamıyor, iletişim kuramıyor.
Mesela arkadaşı Max Brod sayesinde siyonist çevrelerle temasa geçiyor. Fakat uyumsuz olduğunu ileri sürüyor. Kitaplarını ilerletmek istiyor fakat yazdıklarını hem beğenmiyor hem de gizliden bir ego besliyor. Bu karışık dünyada Kafka en çok kendini sevdi, diyordu bir tanıdığım. Ben ise Kafka en çok “birinin ona acıma” hâlini seviyor, diyorum.
İşin magazin boyutunda, Kafka’nın aynı dönemde birçok kadınla mektuplaştığı yazıyor; hatta bir çocuğunun bile olduğu söyleniyor. Felice’yi evlilikle ilgili bir dilemma içinde bırakırken böyle şeyler yaptıysa esefle kınıyorum. Gerçek olmamasını ümit ederim.
Son olarak Franz Kafka ve siyonizm bağlantısı var. Kafka 1924’te öldü. İsrail 1948’de kuruldu. Yani o dönemde aktif bir çatışma yoktu gibi görünse de ezilen bir taraf vardı. Ve bunu biliyordu; sık sık bunların konuşulduğu masalarda oturdu. Çoğu zaman dinlediği şeyleri abes bulsa da siyonizmi bir kaçış olarak gördüğü olmuştur; hatta Filistin’de yaşamak gibi planları da vardı belki.
Bugün yaşasaydı, bir Yahudi olarak ne yazardı merak ediyorum. Yine kendisinden bahsederdi galiba… Bulunduğu politik konumu başkaları için kullanma cömertliğini göstermezdi, zannediyorum. Çünkü pasifti, kimi zaman sorumsuzdu, kendi kafasının içindeydi. Fakat bu hâl onda bir tür hastalık gibiydi; belki bir “delirium” gibiydi. Bu yüzden tam anlamıyla baş edemiyordu.