Puan vermedi·224 syf.··Beğendi
· Roman, Amerikan dizilerini andıran, sitcom tadında bir anlatıyla başlıyor. İlk sayfalarda daha hareketli, gündelik ve tanıdık bir aile hayatı var karşımızda: işiyle gücüyle meşgul bir baba, sessiz ve kimi zaman ilgisiz bir anne, aile içindeki bu dağınıklıktan payını alan çocuklar… Bu çocuklardan biri de henüz on iki yaşındaki Fern.
Başlangıçta, Fern’in abisiyle paylaştığı bir sır üzerinden ilerleyen, daha çok çocukluk anılarına yaslanan bir hikaye okuyacağımı düşünmüştüm. Ancak romanın yarısını geçtikten sonra yaşanan bir olay, ailenin en küçüğü Charlie’nin başına gelenlerle birlikte hikayeyi bambaşka bir yöne taşıyor. İlk yarı daha gündelik, yer yer eğlenceli bir tonda ilerlerken, sonrasında anlatı sertleşiyor; çocukların gözünden ebeveynlik kavramı da yavaş yavaş başka bir anlama bürünüyor.
Ebeveyn olmak, sorumluluk almak, çocukların taşıyamayacağı yüklerin onların omuzlarına bırakılması… Suçluluk hissi ve yalnızlık roman boyunca güçlü bir şekilde hissediliyor. Bu ağır duyguların içinde ise dostluk ve arkadaşlık belirleyici bir yer tutuyor. Fern’in en iyi arkadaşı Ran’ın, her koşulda arkadaşının yanında durması ve “Her şey çok güzel olacak” mottosu, romanın umudu diri tutan tarafı oluyor.
Bu yönüyle roman benim için oldukça etkileyiciydi. Aile olmak, kardeşlik, arkadaşlık, suçluluk duygusu, keşkeler ve karamsarlık anlarında insanın tutunacak bir şey arayışı… Hayatın içinden pek çok kapı açıyor. Ödüllü olması, Kuzey Baykal’ın akıcı çevirisi ve hikayenin hiç beklenmeyen sürprizlere açılmasıyla birlikte güçlü bir okuma deneyimi sundu.
Ve elbette, sevginin önemini hatırlatan o dize…
“Benden geriye tek sevgi kalınca beni verin.”
O duygulu bölümler, aklımdan kolay kolay çıkmayacak.