Cennet Mekan Peyami Safa’nın "kendi ırkçılıklarını muhafaza edip bizim millyetçiliğimizi hoş görmeyenler, bizi milli intihara sevk etmek isteyenlerdir" sözü ile anlatılmak istenen: Türk düşünce hayatında milliyetçiliğin nasıl bilinçli biçimde kriminalize edildiğinin en berrak teşhisidir. Bu eleştiri, batı merkezli zihniyetin kendi ulusal çıkar reflekslerini meşru görürken Türk kimliğini kavramsal baskıyla bastırmasına yöneliktir. Aynı zihinsel tahakküme karşı Necip Fazıl Kısakürek medeniyet krizini ve ruh kaybını ifşa etmiş; Türk kimliğinin aşağılanmasının kültürel bir sömürgeleştirme yöntemi olduğunu savunmuştur. Bu sebepledir ki, milliyetçilik, ırk üstünlüğü değil; tarihsel varoluşu, kültürü ve onuru koruma refleksi olarak yeniden anlamlandırılmıştır.
Bu fikrî zemini sistemli bir ideolojiye dönüştüren Cennet Mekan Ahmet Arvasi, Türk milliyetçiliğini İslam ahlâkı ve medeniyet sorumluluğuyla bütünleştirerek savunma refleksini yüksek bir ülkü bilincine taşımıştır.
Bu düşünceyi siyasal alanda kurumsallaştıran Rahmetli Alparslan Türkeş, milliyetçiliği faşizm suçlamasından kurtarıp toplumsal adalet ve kültürel kimlik ekseninde yeniden inşa ederken; Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu bu çizginin ahlâkî vicdanını temsil etmiştir. Sonuçta Peyami Safa’nın teşhis ettiği çifte standart, bu düşünce okulunda aşılmış; Türk milliyetçiliği ırk iddiası değil, medeniyetin, haysiyetin ve tarihsel sorumluluğun savunusu olarak konumlanmıştır.
Ahmet Arvasi’nin düşünce sisteminde “Nizam-ı Âlem Ülküsü” vardir. Bu ülkü yalnızca siyasal güç kurmak değil; yeryüzüne adalet, merhamet ve ahlâk merkezli bir düzen getirme sorumluluğudur. Bu nizamın temeli İslam ahlâkı ve insan sevgisiyle kurulmadığında ortaya çıkan şey düzen değil, zulmün kurumsallaşması olur. Adalet duygusundan kopmuş her sistem, gücü hak ölçüsü haline getirir; güçlü olanın zayıfı ezdiği, hukukun çıkarın hizmetine sokulduğu bir tahakküm mekanizması doğar. Bu nedenle Nizam-ı Âlem anlayışı fetihçi bir üstünlük iddiası değil, insanı koruyan evrensel bir adalet projesidir.
Bugün bunun tam zıddının en somut örneği emperyalizm ve kapitalizmdir: gücü elinde tutan Batı’nın dünyaya vaat ettiği “medeniyet düzeni”, gerçekte sömürü üzerine kuruludur. Özellikle Afrika’da kurulan ekonomik ve siyasal yapı; kalkınma değil, kaynakların sistematik biçimde yağmalanmasıdır. Sınırlar cetvelle çizilmiş, iç savaşlar körüklenmiş, doğal zenginlikler çok uluslu şirketlere aktarılmıştır. Güya düzen getirme iddiasıyla kurulan bu sistem, adalet üretmediği için yoksulluk, kaos ve bağımlılık doğurmuştur. Nizam-ı Âlem Ülküsü’nün uyarısı tam da buradadır: Ahlâk olmadan kurulan her düzen sömürüye, adalet olmadan kurulan her güç zulme dönüşür. Eğer insanlığı merkeze alan bir nizam biz kurmazsak, dünyayı güçlünün vicdansız düzeni şekillendirir.
Keyifli okumalar.