Bahçıvan ve Ölüm hakkında bir inceleme
10/10
·208 syf.··
Beğendi
·
2026 2. kitabı
·
35 günde okudu
·
Okunma: 05 Şubat 2026 07:14
Spoiler bulunmaktadır! Öncelikle bu kitabı okurken aklımda dolaşan güzel bir şiir ile başlamak isterim. Yedi Güzel Adam'ın Senaristi sevgili Şilan Avcı tarafından kaleme alınmış ve dizide Erdem Beyazıt'a ait bir şiir olarak gösterildiği için pek çok kişinin Erdem Beyazıt'a ait sandığı bir şiir ile... Biraz Yorgunum Biraz yorgunum, kavgaları birikiyor insanın! Her uzvundan ayrı ayrı taşıyor acısı zamanla! Yaşımdan yorgun, yaşımdan telaşlıyım bugünlerde! Kaç yaşındayım sahi saymadım, bilmiyorum! Belki kırklarımdayım belki otuzlarımda! Belki de doksan sene yuvarlandım bu dünyanın sırtında! Hiç bilmiyorum! Hayat taviz vermediği hızı ve kavgasıyla akıp gidiyor! Baharın rahiyasından akıp coşan çiçeklerle hatırlıyorum lise yıllarımızı! Kimimize kış, kimimize bahar olup canıyla değen babalarımızı! Bu memlekette insanlar belki de en çok baba sancısıyla inliyor, en çok baba deyince aklımıza gelir çocukluğumuz! Mazinin araladığı perdeden sızıyor eski günler! Onlarla kavgalı onlarla sevdalı olduğumuz! En çok baba yokluğunun hüsranıyla kızıyormuş zaman ayrılığın yarasını! İnsan baba olunca anlıyormuş babasını! Bahçıvan ve Ölüm'ü okurken her satırında bu şiiri duydum sanki... Yazarın yaşadığı yas dönemini aynı hastalık sebebiyle yaşamış biri olarak kitabın bende bıraktığı etki çok başka elbette ancak burada kendi hislerimin dışında bir inceleme yapmak istiyorum. Yazar babasının bahçesi vesilesiyle işliyor "ölümü". Bahçe metaforik bir yapı ve gerçek bir öğe olarak iki türlü çıkıyor karşımıza. Gerçekçi olarak babasından geriye kalan yani babasının miras bıraktığı bir şey bahçe. Metaforik olarak ise ölüm ve yaşam döngüsünün bir simgesi. Bitkiler ölümün felsefesini herkesten daha iyi anlarlar. Onlar tohumlardan büyür çiçek açar yapraklarını ve tohumlarını döker sonra ölür ve döktükleri tohumdan yeniden doğarlar... Onlar için ölüm sonsuz bir döngünün başlangıcıdır. Ama insanlar için ölüm sondur. Bilmedikleri sonsuz bir yaşam için dünya yaşamının sonu. Kitapla ilgili sevdiğim bir alıntı var. Yazarın babasının en çok söylediği sözler. "Korkacak bir şey yok" Ataerkil aile yapısıyla baskın karakter, alfa ve otorite sahibi olmak için yetiştirilmiş bir babanın zayıflığının üstünü örtmek, hislerini ve yaralarını gizlemek için kullandığı bir bahane... Korkacak bir şey yok demek ben hallediyorum demek. Kitapta yazarın sıkça bahsettiği gibi babası ile arasında aşamadığı duvarlar var. Ve bu duvarları büyüten şey toplumun görüşü, ataerkil aile sistemi. Kendisi gibi bir alfa, otorite yetiştirmek zorunda olan baba figürünün çocuğu kendisini örnek alsın diye yaptığı zayıflığını saklama, duygusallık göstermeme durumu. O yüzden oğullarına göstermedikleri sevgi ve ilgiyi torunlarına gösteriyorlar. Tıpkı baba figürünün de kendi babasından öğrendiği gibi, erkek ağlamaz diyen toplumdan öğrendiği gibi... İşte en başta paylaştığım şiirde ki "Bu memlekette insanlar en çok baba sancısıyla inliyor" sözleri gibi yazar babasıyla fiilen çözemediği sorunu kitaplarına dökmüş bu yüzden arkadaşları her kitabında babasını anlattığını fark ediyorlar. Yazar ve babasının arasında sert bir ilişki yok elbette ama yazarın zihninde buruk bir ilişki bence bu. Gözleri önünde veda ettiği babası ile değil çocukken kendisini hiç öpmeyen babası ile. Babasının onu sevdiğini sadece bunu nasıl göstereceğini bilmediğini çünkü onlara (ona ve onun zamanındaki diğer babalara) bunun hiç öğretilmediğini biliyor. "Çocuklar uyurken öpülür, yoksa şımarırlar, onlara böyle denirdi" diyor yazarın kendisi. Ataerkil Balkan saçmalığı diye eleştiriyor bunu. Bu aile yapısında büyüdüğü için babası tarafından övülmenin bile onun için çok değerli olduğunu anlatıyor. Tıpkı babasının gözünde ki Manda Boku metaforu gibi... "Yücelik her yerdedir." Yazar kitap boyunca ölümden bahsediyor ama daima ölümsüzlüğü sorguluyor. Babasından kalan bahçe babasının ölümsüz bir mirası onun için. Bu yüzden yazar hep bunu düşünüyor. Biz öldüğümüzde bizden geriye ne kalacak diyor, muhtemelen kitap yazmasının sebebi de bu. Bu dünyada kendinden bir iz bırakmak. Bir yerde babasının köpeğine ve günlerine ölümden haber vermekten konuşuyor. Köpeklerin ölüleri en geç unutanlar olduğunu söylüyor. Onunn daima onu, babasını bekleyeceğini söylüyor. Güllere ise bunu nasıl anlayabileceğini sorguluyor. Ölüm onlar için her kış gerçekleştirdikleri bir eylem, bunun insanlar için bir son olduğunu nasıl anlayabilirsin ki? Sadece çocukluğumuzda fiilen ölümsüzüz diyor yazar, çünkü çocukken ölüm nedir bilmiyoruz, bunun bir son olduğunu bilmiyoruz... Bu yüzden "Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hâlâ var olduğumuz söylenebilir mi?" sözleri varlık ve yokluğun bir sorgulamasıdır. Ölümün dili var mıdır? Hangi dilde konuşur? Geçmişte hangi dilde konuştuğunu bilmiyorum ama tıpkı yazarın söylediği gibi artık ölüm Latince konuşuyor. Artık ölüye ex deniyor. Tıpkı hastalandığında kişiliğin ve kimliğinin tamamen "hasta" olmaktan ibaret olması gibi... "Bir araya gelip onun olağanüstü yaşamını kutlayalım. Ölümü değil, hayatı kutlamak." Korkacak bir şey yok. Yaşayanlar ölülerin gözlerini kapatır, ölüler yaşayanların gözlerini açar. Tıpkı bizim eski montlarımızı, kotlarımızı, yurt dışı gezilerimizi ve gençliğimizi eskitmeye devam eden babalarımızın, dedelerimizin ölümü gibi... Tıpkı yazarın babasının telefonunu o metafizik dehşet kaynağını silememesi gibi ben de dedemin telefonunu silemedim. Henüz değil. Bunu yapar mıyım, hiç bilmiyorum. Bahçıvan ve Ölüm Georgi Gospodinov
1000Kitap
Bahçıvan ve ÖlümGeorgi Gospodinov · Metis Yayınları · 202514,5bin okunma
·
84 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.