Stefan Zweig’ın Korku (Angst) eseri, aslında fiziksel bir tehditten ziyade, insanın kendi zihninde yarattığı o karanlık dehlizlerin hikayesidir. Kitabı okurken fark ediyorsun ki; korku, dışarıdan gelen bir darbe değil, içeriden sızan ve ruhu yavaş yavaş ele geçiren bir zehirdir.
Zweig, bu kitapta korkuyu bir duygudan öte, bir varoluş biçimi olarak ele alıyor. Hikaye ilerledikçe şunu anlıyorsun: İnsanı asıl yıkan şey yakalanmak ya da cezalandırılmak değil, bu ihtimalin yarattığı o bitmek bilmeyen bekleyiş.
Korku duyan insan, en yakınlarına bile bir yabancı gibi bakmaya başlar. Güven duygusu bir kez zedelendiğinde, her gülümseme bir tehdit, her soru bir sorgulama gibi görünür.
Zweig bir "gerilim" yazarı değildir; o bir "ruh daralması" yazarıdır. Sayfaları çevirirken karakterin nefes alışlarının hızlandığını, avuçlarının terlediğini hissedersin. Bu kitap, "Ne olacak?" sorusundan ziyade "Bir insan bu baskıya ne kadar dayanabilir?" sorusuna odaklanır.
Kendi Düşüncem: Kitap bize şunu fısıldıyor: Saklayacak bir sırrınız olduğunda, artık tüm dünya sizin için bir aynaya dönüşür ve o aynada sadece suçluluğunuzu görürsünüz.
Eğer insanın iç dünyasındaki fırtınaları, bir suçun yarattığı o ağır psikolojik yükü ve modern insanın "konfor alanı" içindeki çaresizliğini görmek istiyorsan, bu kitap bir başyapıt. Zweig, olay örgüsünden ziyade duygu yoğunluğuyla seni sarsmayı hedefliyor.
Korku, sadece bir kadının kaçış öyküsü değil; hepimizin hayatında bir kez bile olsa hissettiği o "ya ortaya çıkarsa?" endişesinin en rafine halidir.