Toprak Ana da Aytmatov Sovyet döneminin gerçeklerini bir annenin yaşadıkları üzerinden anlatır. Ese II. Dünya Savaşı yıllarında Kırgız bozkırında yaşayan insanların yoksulluğunu, açlığıni ve umutsuzluğunu bütün çıplaklığıyla ortaya koyar.
Erkeklerin kendi savasi olmadığı halde, cepheye gitmesi, geride kalan kadınlar, yaşlılar ve çocuklarin hem toprağı işledigi hem de hayatta kalma mücadelesi verdigi bir duzenden bahseder.Toprak, romanda yalnızca bir üretim alanı değil; acının, sabrın ve tükenmeyen emeğin sembolüdür.
Roman, Sovyet yönetiminin “eşitlik” ve “adalet” söylemleriyle uygulamaları arasındaki derin çelişkiyi gözler önüne serer. Komünizm, teoride herkesin eşit pay aldığı bir düzen vaat ederken pratikte halkı açlığa mahkûm etmiştir. Köylünün alın teriyle ürettiği ürünler komünler aracılığıyla toplanmış, ancak bu ürünler yerel halkı doyurmak yerine Moskova’yı beslemiştir.
Sovyet sistemi, halkçı bir düzen olmaktan çok Rus merkezli bir sömürü düzenine dönüşmüştür.
Aytmatov, komünlerin işlevsizliğini ve devlet görevlilerinin ahlaki çöküşünü sert sahnelerle eleştirir. Komünlerde görevli asker ve memurlar, açlığın pençesindeki insanlara bir torba buğday ya da pirinç karşılığında insan onurunu zedeleyen ahlaksız tekliflerde bulunur. Bu durum, yalnızca ekonomik adaletsizliği değil, sistemin insanî değerleri nasıl yok ettiğini de gösterir. Açlık, insanları çaresizliğe; çaresizlik ise sömürüye açık hâle getirmiştir.
Sonuç olarak Toprak Ana, savaşın yıkıcılığını , Sovyet komünist düzeninin adaletsizliğini ve eşitlik iddiasının bir aldatmacadan ibaret olduğunu ortaya koyar.
Roman, emeğin karşılıksız kaldığı, adaletin merkeze hizmet ettiği ve insan onurunun hiçe sayıldığı bir düzenin eleştirisidir. Aytmatov, toprağa seslenen bir annenin feryadıyla, aslında tüm ezilen halkların sesini duyurur.