Öncelikle bu eser, benim öğrencimin eseri. O da bir edebiyat öğretmeni. Bu açıdan benim için çok daha değerli bir okuma oldu. Yazarlık yolunda inşallah iyi yerlerde olur.
Postmodern yapı, yazar–kahraman çatışması, kent eleştirisi, doğanın dili ve her şeyin başı insan gibi birçok başlıkta inceleyebileceğimiz bir eser.
Roman Kahramanı , postmodern anlatının belirgin özelliklerini taşıyan, yazar ile kurmaca kahraman arasındaki sınırları bilinçli biçimde belirsizleştiren bir roman. Eserde yazarın kendi yarattığı karakterle hesaplaşmasına, ona yaptıklarından dolayı duyduğu pişmanlığa ve içsel çatışmalarına tanık oluruz. Roman kişisi zaman zaman yazara karşı çıkar, onu sorgular ve hatta sitem eder. Bu durum metni yalnızca bir hikâye olmaktan çıkarır; yazma eyleminin de sorgulandığı bir yapıya dönüştürür.
Romanın daha ilk sayfalarında köy–kent ikilemi dikkat çeker. Köy yolu bir patika olarak verilse de karakter için kayboluşun, daralmanın ve mutsuzluğun asıl mekânı kenttir. Kentte kendisini yitirmiş hisseden kahraman, modern insanın açmazlarını temsil eder. Beton, toz, kalabalık ve sıkışmışlık duygusu roman boyunca tekrar eden imgeler hâline gelir. Buna karşılık doğa, nefes alınabilen ve insanın özüne yaklaşabildiği bir alan olarak sunulur.
Kahramanın yazara yönelttiği en önemli eleştirilerden biri de hayatın neden sürekli karanlık yanlarıyla anlatıldığıdır. Daha aydınlık, daha umutlu bir dünya talep eder. Ancak metin bize bir romanda bile hayatın tümüyle mutlu ve kusursuz olamayacağını hatırlatır. Böylece okur, gerçekliğin kaçınılmazlığıyla yüzleşir.
Mezarlık sahnesi romandaki en çarpıcı bölümlerden biridir. Kahraman, insanların yaşadığı yerleri betona boğarken ölüler için ayrılan mekânları ağaçlarla ve çiçeklerle süslemesini şaşkınlıkla karşılar. Bu durum, yaşam ile ölüm arasındaki değer algısını sorgulatan ironik bir bakış açısı sunar.
Eserde doğa ile kurulan ilişki de oldukça önemlidir. Çiçeklerin konuşabildiği, gördüklerine tanıklık ettiği düşüncesi; Sait Faik ve Cevat Şakir’in doğayı insanlaştıran anlatımını hatırlatır. Böylece doğanın da kendine ait bir dili olduğu vurgulanır. Yazar, dünyaya bir çocuğun hayretiyle bakabilmenin önemini hatırlatır; rutine sıkışan insanın ise bu canlılığı kaybettikçe mutsuzlaştığını gösterir.
Anne kedi ve yavruları üzerinden kurulan sahne ise kirlenmiş insan dünyası ile masumiyet arasındaki karşıtlığı görünür kılar. Yavruların annelerine yönelişi, saf ve estetik bir sevgi biçimi olarak sunulur.
Romanda sevgi kavramı ayrıca özel bir yere sahiptir. “Sevmek bir şeyi canlı tutabilmektir, tanığı olmaktır” düşüncesiyle sevmenin sorumluluk içeren, yaşatmaya dayalı bir eylem olduğu belirtilir. Kent ise bu sevgiye çoğu zaman izin vermeyen, insanı yalnızlaştıran bir mekân olarak karşımıza çıkar.
Eserde yolların farklı yönlere çıkması, insanların hayat tercihlerinin çeşitliliğini simgeler. Dışarıdan benzer görünen hayatlar, aslında her bireyin kendi iç dünyasında bambaşka anlamlar taşır.
Son olarak romanda “çalıntı” meselesine yapılan vurgu dikkat çekicidir. Kahramanın buna şaşırmasına karşılık metin, her eserin yaşamdan izler taşıdığını; insanların ve hikâyelerin birbirine temas ettiğini ima eder. Çünkü insan, insanın devamıdır.