Bu kitabı elime aldığımda açıkçası biraz mesafeli başladım. Stalin deyince insan ister istemez tetikte oluyor. Ama okumaya başladıkça karşıma çıkan şey, bildiğimiz sert Stalin’den çok, meseleleri toparlamaya çalışan disiplinli bir teorisyen oldu.
Kitap boyunca en baskın his şu: Stalin ulusal sorunu gerçekten ciddiye alıyor. Bunu “ikincil”, “sonradan halledilir” bir mesele gibi görmüyor. Ulusların nasıl ortaya çıktığını, neye dayanarak var olduğunu açıklamaya çalışıyor. Ulus tanımı net, düzenli ve öğretici. Neden bu kitabın yıllarca temel referans olarak okunduğunu anlamak zor değil.
Ama bu netlik aynı zamanda kitabın en tartışmalı yanı. Tanımlar çok keskin. Gerçek hayattaki ulusal kimlikler bu kadar düzgün sınıflara her zaman uymuyor. Okurken bazı yerlerde “evet mantıklı” diyorsun, bazı yerlerde ise “ama hayat böyle işlemiyor” hissi geliyor. Kitap bazen dünyayı açıklamak yerine dünyayı düzene sokmaya çalışıyor gibi.
Olumlu taraflardan biri de şu: Stalin ulusal baskının gerçekliğini inkâr etmiyor. İnsanların sırf sınıf konumları yüzünden değil, ulusal kimlikleri yüzünden de ezildiğini kabul ediyor. Bu, hâlâ önemli bir vurgu. Ama çözüm önerilerinde merkeziyetçi bir bakış ağır basıyor. Her şeyin daha büyük bir bütün içinde çözülmesi fikri, bugünden bakınca biraz rahatsız edici duruyor.
Kitap duygusal bir metin değil. Ulus, burada hissedilen bir aidiyetten çok, tanımlanan bir yapı. İnsanların ulusal kimliklerle kurduğu bağ neredeyse hiç görünmüyor. Bu da kitabı güçlü ama soğuk yapıyor.
Genel olarak baktığımda bu kitap, okunması gereken bir klasik. Ama kutsanacak bir kitap değil. Zihni açıyor, düzen kuruyor, tartışma başlatıyor. Aynı zamanda sınırlarını da açık ediyor. Bugün okunduğunda hem öğretici hem de insanı huzursuz eden bir tarafı var.
Belki de en doğru cümle şu olur:
Bu kitap ulusal soruna verilmiş son cevap değil, ama ilk ciddi cevaplardan biri.