Yıllar önce kendimle konuşabilseydim, acele etmememi söylerdim.
Kimseye yetişmeye çalışma derdim, çünkü herkesin yolu başka, yükü başka.
Başkalarının adımlarına bakarken kendi ayak seslerimi duyamadığımı fark etmiştim çok sonra.
Herkes bir yere varıyor gibiydi.
Kimi evlendi, kimi yükseldi, kimi “hayatını kurdu”.
Ben ise hep bir yerlere geç kalmış gibi hissettim.
Meğer asıl geç kaldığım yer, kendimmiş.
İnsan başkalarına yetişmeye çalışırken kendini erteliyor.
Kendi yorgunluğunu, kendi isteğini, kendi kırgınlığını…
“Sonra dinlenirim” diyor,
“Biraz daha sabredeyim” diyor,
ama o “sonra” hiç gelmiyor.
Yıllar sonra anlıyorum:
Hayat bir yarış değil, bir fark ediş meselesi.
Herkesin vakti başka, sınavı başka.
Birinin erken varması, senin geç kaldığın anlamına gelmiyor.
Keşke kendime şunu fısıldayabilseydim:
Dur.
Herkes koşuyor diye sen de koşmak zorunda değilsin.
Kalbin yorulduysa durmak da bir ilerleyiştir.
Şimdi geriye dönüp baktığımda,
en büyük kaybımın zaman değil, kendim olduğunu görüyorum.
O yüzden bugün kimseye yetişmeye çalışmıyorum.
Sadece kendime geç kalmamaya niyet ediyorum.
Ve bu, öğrendiğim en sessiz ama en büyük ders oluyor.