Bugün bir cenazenin ardından yürürken aklıma takıldı: Acaba ayrılığı kim daha çok çeker; giden mi, geride kalan mı?
Ölümün karşısında bu sorunun cevabı biraz daha belirgin görünüyor. Giden, ömrünün kendisine ayrılan kısmını tamamlayıp Rabbine kavuşuyor. Geride kalan ise alıştığı bir sesi, bir yüzü, bir hatırayı yaşamaya devam ediyor. Boş kalan bir sandalye, açılmayan bir kapı, artık çalmayan bir telefon… Ayrılık her gün yeniden hatırlatıyor kendini.
Belki de bu yüzden ölümde ayrılığı kalan çeker.
Fakat sevda ölüme benzemez. Orada ne bir mezar vardır ziyaret edilecek ne de kesin bir vedâ. İnsan bilir ki sevdiği bir yerlerde yaşamaya devam ediyordur. İşte tam da bu yüzden ayrılık daha başka bir hâl alır. Çünkü seven gönül, yokluğa değil ulaşamamaya üzülür.
Sevdada ayrılığı en çok seven çeker.
Bugün helallik istenirken bir an durup kendimi düşündüm. Bir gün benim için de aynı sözler söylenecek. Kim bilir kaç yıl sonra, kim bilir hangi mevsimde… O gün geldiğinde insanlar benden ne hatırlayacaklar? Bir gönülde yer edebildim mi? Bir kalbe yük mü oldum, yoksa iz mi bıraktım?
Belki de insanın asıl sermayesi budur. Ardında bıraktığı mal değil, hatırlandığında yüzlerde oluşan tebessümdür. Çünkü hayat, ne kadar yaşadığımızla değil; kimlerin gönlünde kaldığımızla da ölçülür.
Giden gider. Geride kalan da bir gün gider. Fakat sevgiyle bırakılan izler, ikisinin de ardından bir müddet daha yaşamaya devam eder.