Abi bu kitap var ya… bildiğin insanın içine öküz oturtuyor. Hani “aşk güzel şeydir” falan diyoruz ya, William Shakespeare gelmiş diyor ki “he he, al sana güzeli” diye kalbine hançeri saplıyor.
İki tane çocuk… daha hayatı yeni tanıyorlar. Ama öyle bir seviyorlar ki sanki kırk yıl aynı yastığa baş koymuşlar. Öyle bir bakış, öyle bir bağlılık. Ama mesele ne? Saçma sapan bir aile düşmanlığı. Yani ortada adam gibi bir sebep de yok. Ego, gurur, eski kin… Büyüklerin aptallığının faturasını iki gence kesiyorlar resmen.
Romeo desen fevri ama kalbi tertemiz. Juliet zaten çocuk yaşta ama yüreği kocaman. Kız sevdi mi tam seviyor. Öyle “bakalım, görelim” tripleri yok. Direkt yanıyor. Aşkı da korkusuz yaşıyor. Ama dünya korkak.
En koyan ne biliyor musun? Her şey bir yanlış anlama yüzünden oluyor. Bir mektup gitse, bir haber doğru ulaşsa, belki ikisi de yaşayacak. Ama kader dedikleri şey bazen tam bir şaka gibi. Zamanlama denen şey var ya… bir saniye geç kalınca hayat bitiyor.
Final mi? Final bildiğin yıkım. Romeo’nun Juliet’i öldü sanıp zehir içmesi… Juliet’in uyanıp Romeo’yu ölü görmesi… O an insan kitabı kapatıp boş duvara bakıyor. “Bu muydu ya?” diyorsun. Ama mesele de o zaten. Aşk bazen kazanmaz. Aşk bazen mezara kadar gider, hatta mezarda biter.
Valla ben okurken içim daraldı. Çünkü insan ister istemez şunu düşünüyor:
“Ya kavuşsalardı?”
Ama Shakespeare
“Yok kardeşim, hayat o kadar romantik değil.”
İşte Romeo ve Juliet tam olarak bu…
Kısacık bir ömür, ama ömürlük bir acı.