Adı:
Romeo ve Juliet
Baskı tarihi:
2010
Sayfa sayısı:
133
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789944888004
Çeviri:
Özdemir Nutku
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Baskılar:
Romeo ve Juliet
Romeo and Juliet (Stage 2)
Romeo And Juliet
Romeo ve Juliet
Romeo ve Juliet

William Shakespeare (1564-1616): Oyunları ve şiirlerinde insanlık durumlarını dile getiriş gücüyle yaklaşık 400 yıldır bütün dünya okur ve seyircilerini etkilemeyi sürdüren efsanevi yazar, Romeo ve Juliet’de birbirinden farklı pek çok toplumda benzerleriyle karşılaşılan trajik bir ilişkiyi, düşman ailelerin çocukları arasında doğan aşkı ele alır. Romeo ile Juliet’in umutsuz aşkını romantik örgüsünün yarı karanlık örtüsüyle sarmalayan eser, buna rağmen insan ilişkilerini gerçekçi bir anlayışla gözler önüne serer.

Özdemir Nutku (1931): Türk tiyatrosuna büyük katkıları olan eğitimci ve yönetmen Özdemir Nutku, eleştirmen, yazar ve çevirmen olarak da önemli yapıtlar ortaya koydu. Sahnelediği pek çok oyunun yanı sıra, araştırma, inceleme ve çevirileriyle de ödüller kazandı. Ülkemizde olduğu kadar yurtdışında da sahneye koyduğu oyunlar, verdiği ders ve konferanslarla tanınmaktadır.
Sözlerle anlatılabilir mi, bir acının derinliği... Konuşabilir miyiz, hissedemediklerimizi... Romeo ve Juliet gibi delicesine sevmişsek birini.

Tarih boyunca iki düşman aileye mensup, sevgililerin ölümsüz aşkları dolanmıştır dilimize. Aslı ile Kerem, Leylâ ile Mecnun misâli. Romeo ve Juliet'de ailelerin düşmanlığına rağmen, baş koymuşlardır aşkın yoluna. Bu öyle bir aşktır ki, anlatılmaz... Onlar gönül verseler de birbirlerine, bakalım kader yollarını birleştirecek mi?

Ah! Ebeveynler... Hep kendi pencerelerinden bakarlar dünyaya. Düşünmezler mi, evlatları mutlu olsun, huzurlu bir yuva kursun. Keşke engel olabilsek öfkeli düşüncelerimize... Öfkeli düşüncelerimizin adaletsiz bencilliğinden yaşanmaz mı, bütün bu kavgalar. Hep bir isyan, hep bir başkaldırı. Ne var ki bunda, iki genç birbirini sevdiyse. Neden rahat bırakmayız onları. Destek olacağımıza, köstek oluruz, acımasızca...

" Sevgi olmasaydı, dünya donardı. " diyen, Mevlânâ Celaleddin Rumi'ye inat, sevgi yerine nefret dağıttığımız halde, geleceğe dair umutluyum yine de. Bir gün, insanlığı felakete sürükleyen bu kan davaları son bulacak ve sevenler sevdiklerine kavuşacak!
Sanmayın ki, bütün aşklar yarım kalacak! Elbette bu atmosferde, vuslatın mahşere ertelenmediği kavuşmalarda yaşanacak.

Shakespeare'in eşsiz kaleminden, muhteşem bir eser. " Bir yapıtın ölmezliği işin öyküsünde değil, o öykünün yazarı tarafından ele alınışında var olur. " der, Özdemir Nutku. Shakespeare hakkında bütün dile getirmek istediklerimi diğer eserlerin incelemelerinde ifade etmiş olsam da, keskin nükte ve kelimelerle oynamasına değinmeden geçemiyorum. Hele ki, Romeo ve Juliet'i ışık imgelemine benzetmesi, Shakespeare'den başka hangi yazarın aklına gelir.

Harry Potter serisini bilmeyen yoktur. Şimdi dikkat edin bakalım, bu cümle size bir yerden tanıdık gelecek mi!
" Ya duyarsam topraktan sökülen adamotlarının çığlıklarını? ( sayfa: 108 ) " Benim gibi sizde, J. K Rowling'in adamotları imgelemini Shakespeare'den aldığını anladınız, değil mi?

" Doktor olmasak da, reçetemiz şudur:
Öfkeyle kalkan zararla oturur.
Unutun,
Bağışlayın,
Barışın,
Ve anlaşın. "
Shakespeare ( 2. Richard- 7 )

" Daha acıklı öykü yoktur, bunu böyle bilin
Bu öyküsünden, talihsiz Romeo ile Juliet'in. "
Not1: Bu bir inceleme değildir. Tür olarak ne olduğunu henüz ben de bilmiyorum. Bir denizkızının ruh birikintilerinden fazlası da olmayabilir.
Not2: (Hâlâ eserin konusu ya da işleyişi hakkında hiçbir fikri olmayanlar varsa) bol miktarda ipucu içerir.
Not3: Eserde geçen ve denizkızı tarafından bozuma uğratılmış cümleler ' ' ile, doğrudan alıntı yapılan cümleler " " ile belirtilmiştir. Denizkızının yapmış olduğu sürç-i lisanlar yazara ya da çevirmene mal edilmesin. (Hasan Ali Yücel Klasikleri/XIII. Basım)

Bir Denizkızı Güncesi

Bir gün, bir denizkızı açtı gözlerini yarı aydınlık bir sabaha. Daha yeni uyumuştu oysa. Son günlerde fena alışkanlık edinmişti bunu da. Geceleri uyumak istemiyor; gözleri acıyana dek kitaplara gömülüyor, kitap okuyamayacağını anlayınca da tavandaki yıldızlarına dikiyor gözlerini. Işıklar kapandıktan bir süre sonra onların da ışığını yitirmeye başladığını yeni keşfetmişti mesela. Oysaki o her gece o yıldızların ışığı ile uykuya dalardı. Sabahları da uyanmak çok zor geliyor hal böyle olunca. O sabah da aynı duygu-suzluk-lar içinde giyindi, çıktı evden. Biraz hava almaya ihtiyacı vardı. Yeterince büyük bir nefes alırsa, tüm dertleri de verdiği nefesle çıkıverecekti sanki. Yolu biraz uzatıp yürümeye karar verdi. Attığımız ya da atmadığımız her adımın bizi nereye götüreceğini bilemeyeceğimizi düşünmeden, gökyüzüne baka baka yürüdü. Bir bu vardı elinde çünkü. Gökyüzü griliğe teslim olmamıştı henüz; çok şükür. Yürüdü bir müddet böyle. Derken, bir ses duydu. Sıcaklığını yüreğinde hissettiği bir sesti bu. Yürüdü sese doğru, bir amca çıktı karşısına. Kocaman yüreğini tek gözüne yansıtarak bakan bir amcaydı bu. “Bir simit alayım” dedi denizkızı. Açlığı o an aklına gelivermiş gibi. Midesi de hep bunu bekliyormuş gibi harekete geçti. Simit değil, can simidi belledi elindekini. Kavuşmak istedi bir an önce. Simidini yerken kitabından bir iki sayfa okuma fırsatı kaçırmamak için en yakın parka doğru yürümeye başladı farkına varmaksızın. O anda, parkları salıncaklardan ibaret sayan bir şehirde olduğunu unutmuştu bir an için. Parkın iki bankından güneş gelenini ve tek ağacına en yakın olanını seçti, oturdu. Güneş, olmazsa olmazıydı denizkızının. “Bir denizkızı olmasam güneşkızı olurdum herhalde” diye düşünürdü zaman zaman. Simitini daha yeni bölüyordu ki bir resim ilişti gözüne. Üç tane balık… Ama daha önce gördüğü/çizdiği/hayal ettiği hiçbir balığa benzemiyordu bunlar. İlk kez görüyordu asık suratlı bir balık. Bir de değil üstelik üç tane yan yana. Ne düşüneceğini bilemedi önce, arkadaşlarına yapılan haksızlığa kızdı. Kendini de onlara benzetti sonra. Daha çok kızdı. Bir müddet sonra çıkardı şu eli ayağı olan aleti, doğduğu/büyüdüğü şehrin fotoğraflarına baktı. Canı sıkılınca gidip sığındığı limanlara bakıp iç geçirdi. İçini döktü sonra, hiç tanımadığı insanlara. En yakınları görmüyordu çünkü nasıl boğulduğunu bu şehirde. Ama araya suretler girmezse daha mı kolay oluyordu bir insanı anlayabilmek? Yahut içini döktüğü insanların her biri, kendini kitaplarda bulmuş insanlar olduğu içindi belki de bu anlaşılabilirlik. Mutlaka tanık olmuşlardı bir kitabın sayfalarında, denizinden uzak kalan bir denizkızının yakarışlarına. Bilemedi, durmadı da üstünde. Yalnızca içini dökmek istedi. “Suskun insanın içi sözcük kuyusudur derler.” Diye sesleniyordu üstelik Hasan Ali Toptaş elindeki kitaptan. İyi geldi içini dökmek. Ne yapması gerektiğini anlamıştı kalbi. Ayağa kalktığını duydu sonra kendinin. Belli ki kalbi, aklına anlatmamıştı henüz, mani olmasın diye. Yürüdü, yine düşünmeden. Mümkünmüş gibi. Koşar adım geçiyordu bu defa az önce dalgın dalgın yürüdüğü sokakları. Biri görür de gitmesi gerekenin tam tersine gidiyor diye yolundan çevirir diye korktu galiba. Soluk soluğa kalmıştı, durakta bekleyen otobüse atladığında. Yanlış bir gündü oysa; çantasındaki kitap daha yol bitmeden bitiverdi. “En az iki kitapla çık bundan sonra yola” diyerek payladı kendini.

Otobüsten iner inmez, sahile varmadan önce kitapçıya koştu. Aklında yoktu ama görür görmez alıp bağrına basacağı kitap onu bekliyordu. “Ah Romeo, neden Romeosun sen?” diyordu bir ses. Kayıtsız kalamadı sese. Ama akıllanmıştı, iki kitap aldı oradan. Koşar adım sahile indi sonra. Az önce içini döktüğü mecradaki profil resminde, kucağında kitaplar ile kıyısında oturup hayallere daldığı sisli bir Akdeniz çok uzaktı belki o anda ama kapak fotoğrafındaki kuşlarla bezeli Ege tam karşısındaydı. Tam o noktada, fotoğrafı çektiği noktada, durdu. Nefes aldı. Gerçek bir nefesti. Bugüne kadar aldığı her nefesi haklı kılan bir nefesti bu. İndi denizkızı kayalıklara, rahatça oturabileceği bir yer aradı. Hava da öyle güzel... Oturdu sonra, sarıldı kitaplarına. Bir satır okuyup bir kafasını kaldırıp martılara bakıyordu denizkızı. Aklının kapılarını ve kulaklarını diğer tüm seslere kapadı, yalnızca deniz ve martılar vardı. Bir de Romeo’nun yakarışları. Aşka mı aşıktı Romeo? Bir anda önündeki deniz ‘aşıkların gözyaşları ile beslenen bir deniz oluverdi’ sanki. ‘Kederli saatlerin’ zaman dilimine girdi denizkızı. Amma da uzundu kederli saatler. Onları kısaltmak mümkün müydü? Mümkündü elbet fakat ne Romeo ne de denizkızı sahipti onları kısaltacak olan şeye. ‘Her şeyi gören güneş, o anın benzerini görmemiştir dünya yaratılalı beri’. Öyle sanıyordu denizkızı. Romeo da öyle sanmıştı, görene kadar Juliet’i. Oysaki engellenemez an gelip çattığında şu sözler dökülüyordu dudaklarından: “Gönlüm hiç sevdi mi bugüne dek?/Sevdiyse, yalanlayın gözlerim. Görmedim çünkü/Bu geceye dek gerçek güzelliği.” Yakarıyordu Romeo’nun dudakları, inanç dönmesin umutsuzluğa diye. Juliet’in kalbine de bir kez düşmüştü tohum. ‘Biricik sevgisi, biricik nefretinden doğuyordu.’

Ürperdi denizkızı nereden geldiği belli olmayan bir rüzgâr ile. Kalktı kayalıklardan. Biraz daha yürümeli, yalnızca denizin değil denizin çevresinde hayat bulan her şeyin tadını çıkarmalıydı. İlerledi biraz. Küçük bir çocuğu sevdi, güneşte dinlenen kedilere bakıp uzun uzun gülümsedi, bir köpeğe selam verdi. Oysaki aklı hep Verona’daydı. Köpeğin gözlerinde bile görüyordu o soruyu: sevgi atlatabilir mi her engeli? ‘Dönüp gidebilecek miydi Romeo yüreği oradayken’? Bir an önce koşup şahit olmalıydı o ana; bir aşığın dudaklarından dökülen aşk tiradına. Diğerinin gönlünde filizlendirdiği o muhteşem çiçeklerin kokusunu eklemeliydi deniz kokusunun yanına. Koştu, denizler aşıp vardı Verona’ya. ‘Aramak boşunaydı bulunmak istemeyeni.’ Fakat aşk saklayamazdı bir türlü kendini. Juliet, o gencecik yüreğinde nasıl derin bir aşkın başlangıcıydı böylesi, şaştı denizkızı. Rahip Lawrance okudu denizkızının aklından geçenleri. “Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulur” diye düşünüyordu denizkızı da kayalıklara vuran dalgalara bakarken. Saymaya kalkacaktı az daha denizkızı, o an’ı an yapan ne varsa; Juliet uyardı: “Dilencidir ancak servetini sayanlar” diyerek. Anladı denizkızı, öyle büyüktü ki serveti, söze gerek yoktu.

Acıktığını duydu yine denizkızı. Devam etmeliydi başladığı yola. Biraz daha yürüdü yolun götürdüğü yere. Tüm yolculuğun buraya ulaşmak için olduğunu bilmiyormuş gibi yaptı o an. Yiyecek bir şeyler söylerken bile kendi açlığından çok balıklar vardı çünkü aklında. Kendi bir ısırıyorsa, balıklara üç atıyordu. Gülümsediklerini en içinde hissediyordu onlar ekmekleri kapışırken. O sırada Romeo ve Juliet evlenmiş, bulutlarda geziyorlardı. Fakat uzun sürmedi bu mutluluk. Romeo ne kadar aksini anlatmaya çalışsa da ikna edemedi Tybalt’ı. Aklını isimle bozmuş, kavganın tek çözüm olduğuna inanıyordu çünkü. Kulaklarını tıkamıştı egosu. Durup dinleyemezdi, dinlese de anlayamazdı Romeo’nun niçin ‘onun adına da kendi adı kadar değer veriyor’ olduğunu. Son nefesini verirken ne düşündüğünü merak etti denizkızı. O sırada bir çiçek kondu masaya. Balıklar hâlâ ekmeklerin peşinde. Kendi geçiminin derdinde bir çocuk; çok uzaklarda olduğu belli olan bir denizkızına bir barış çubuğu uzatıyor. Elbet, onun da beklentisi var. Çiçek ikram ama selpak paralı. Gülümsüyor denizkızı, aklı Verona’da. Romeo sürülünce çok uzaklara, taze evli Juliet nasıl kaldıracak bunca acıyı? Bulacak elbet bir yolunu. Rahip Lawrance bulur elbet en doğru yolu.

Juliet rahibin hücresine doğru yola çıkmışken denizkızı da kalktı masadan. Daha bitmemişti yol. İki perde daha vardı. Görülecek yerler, alınacak nefesler vardı. Yürüdü kaleye doğru her adımın tadını çıkara çıkara denizkızı. Bir dahaki sefere kediler için yiyecek getirmeyi aklının bir köşesine yazmayı ihmal etmedi. Bu defa sola dönüp tavuskuşlarını en sona –ve aceleye- bırakmak istemedi. İlk onların yanına gitti. Uzun uzun baktı, içini döktü onlara. Boyunlarını uzata uzata, kuyruklarını sallaya sallaya dinledi onlar da. Bir de özür mırıldandı bu defa yiyecek bir şey yok diye. Çok hazırlıksız gelmişti çünkü. Ama onlar daha cömertti bugün. Uzun zamandır aradığı tavuskuşu tüyüne kavuşmuştu denizkızı. Bir süredir kuş tüyleri biriktiriyordu. Günün birinde denize açılıp kaybolamazsa diye yedek bir plan. Yeterince kuş tüyü biriktirirse uçabileceğine inanıyordu çünkü. Bir denizkuşu! O sırada Juliet de rahip ile bir plan yapmış, ölümü kandırırsa herkesi kandıracağını düşünmüştü. Sevgisi söz konusu ise her şeyi göze almıştı Juliet. Romeo’ya haber ulaşmamıştı henüz. Onun gözünde yaşasın güzel Juliet diyerek kapattı kitabı denizkızı, yürüdükçe yürüdü.

Son perdeyi okumamaya karar verdi. Onun da zamanı gelecekti elbet. Esen bir rüzgâr, içindeki tüm duygu kırıntılarını ortalığa saçıverecek diye korktu, düzene koyması gerekiyordu önce. Oturdu deniz kenarında, balıkları görebileceği bir masaya. Kitabın 134. Sayfasını açtı ve başlık attı: Bir Denizkızı Güncesi.

(Denizkızı, bu günceyi yazmaya başlarken eve döndüğünde masasında mavi bir unicorn bulacağını bilmiyordu. Günceyi yazdığı kalemle aynı renkte; denizin ve gökyüzünün en güzel tonunda. Bu unicorn ona çok şey anlatacaktı. Değişim anının, ben geldim demeden geldiğini anlatacaktı sözgelimi gözleriyle. Ya da hava değişimine değil, manevi değişime ihtiyacı olduğunu ve bu anın tam da eşiğinde olduğunu. Oturdu ve beşinci perdeyi okudu denizkızı, kararmaya başlayan hava ile birlikte ışık saçmaya başlayan yıldızların altında.)
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (14.020 Oy)17.390 beğeni39.248 okunma2.082 alıntı164.338 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (9.961 Oy)12.408 beğeni31.571 okunma2.743 alıntı131.795 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (7.802 Oy)8.092 beğeni25.845 okunma615 alıntı125.885 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (6.931 Oy)8.315 beğeni23.083 okunma1.117 alıntı112.109 gösterim
  • Simyacı
    8.5/10 (7.185 Oy)8.097 beğeni23.823 okunma1.861 alıntı101.681 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (8.412 Oy)8.364 beğeni22.663 okunma1.419 alıntı104.823 gösterim
  • Suç ve Ceza
    9.1/10 (6.024 Oy)7.282 beğeni19.715 okunma3.110 alıntı115.721 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (5.222 Oy)5.336 beğeni18.024 okunma687 alıntı91.742 gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (6.780 Oy)7.312 beğeni20.432 okunma670 alıntı78.956 gösterim
  • Uçurtma Avcısı
    9.0/10 (9.108 Oy)10.772 beğeni26.406 okunma1.376 alıntı139.162 gösterim
Anlaşılır, bir o kadar da derin ifadelerle, ilk görüşte başlayan karşılıklı aşkın acıklı hikayesini dinliyorsunuz tiyatronun bu efsaneleşmiş kaleminden.
Okunması gereken bir başyapıt. İzlemek nasip olursa mutlu olacağım bir eser, gerek tiyatroda gerekse sinema filmini.
Sanatın her dalı her yaprağı her meyvesi ne güzel şey, bu sanat denen şey ne güzel bir ağaç.
Yaşasın sanat ve artsın sanatseverler...
Modern çağ aşklarından yana bilinen, görülen, duyulan ve hissedilen duyguların anlam ve yaşam belirtilerini yitirme sebebidir bu kitap. Okumaya başladığında kaynağını ışıktan alan ne varsa geri kalanın karanlıkta kalmasına sebep olarak hepsi dönüyor yüzünü, bu Rönesans oyunun dillere destan aşkına. Romeo ve Juliet... Dört yüz yıldan bu yana, Shakespeare'in üstün başarısıyla günümüze kadar dilden dile yayılmış olan bu eser, aşkla atılmış tohumların birbirine düşman iki ailenin nefretiyle sulanmasıyla, büyüyüp gelişemeyen, çiçek açamayan, kuru dalları birbirine değemeden yitip giden iki gencin hikayesi.

Sözlerle birbirlerine dokunan karakterlerin öfke ve sevinçleri de hüzün ve neşeleri de öyle duygulu bir şekilde aktarılıyor ki içinde bulunduğumuz duygusuzlukta insan, Rönesans tablolarından birine figür olsam daha mutlu olurdum diyor.

Kitabın başında Özdemir Nutku, oyunun bel kemiğini oluşturacak bilgiler vermiş. Okurken benimde bariz bir şekilde dikkatimi çeken o detaylardan bahsetmek istiyorum biraz. Oyunda karşıtlı hareketler ve değer kavramlarının simetrik oluşu tipik Rönesans oyunu özelliğini oluşturuyor. Aynı zamanda romantik atmosferi ve diyalogları yanında, dönemin ahlak anlayışını ve insan ilişkilerini gerçekçi bir dille aktarıyor. Tabi burada Özdemir Nutku'nun çevirisini de görmezden gelmek büyük haksızlık olur. İki ünlü Shakespeare bilgininin açıklamalı metinleri üzerinde emek harcayarak, oyunu hem sahneleyecek oyuncu hem de okur-izleyici açısından çok yönlü bir şekilde aktarmayı başarmış bu da esere kattığı değer açısından önemli bir nokta.

Karakterler, çizilen olay örgüsü, kurulan cümleler çok çarpıcı. Kitaptan başımı kaldırdığımda sıradanlıklara devam etmek zor geldi bazı zamanlar. Günümüzde duyguların ifade ediliş biçimindeki bayağılıklardan yola çıktım öncelikle. Sonra da Juliet'in kızgınlığını aşkla kavuran o cümleleri geldi gözümün önüne:

"Cehennemlik ermiş, saygıdeğer düzenbaz!
Ey yaratıcı doğa, böyle tatlı bir tenin ölümlü cennetine
Bir şeytanın ruhunu verdikten sonra
Ne işin vardı cehennemde?
Bu kadar kötü yazıyla dolu bu kitap
Nasıl güzel ciltlenebilir böyle?
Yalan nasıl barınabilir
Göz kamaştıran bir sarayda?"

Saman yavanlığına sahip duyguların ne dile getirilişi ne de yaşanışı kendini gösterebilirken şu iki diyaloğa tutunabildim:

Romeo:
"Uçsuz bucaksız kıyılar kadar uzak olsan da sen
Sana ulaşmak için açılırdım denizlere."

Juliet:
"Cömertliğim uçsuz bucaksız denizler gibi,
Denizler gibi derin sana olan sevgim.
Sana ne kadar verirsem, o kadar çoğalıyor bende kalan.
Sonsuz çünkü ikisi de."

Shakespeare'in de üzerinde durduğu en önemli noktalardan birine geliyorum, en acı olanına. Yetmiyor iki gencin her zaman birbirini sevmesi. Ah şu "hep ben bilirim"ci bireyler. Yaşamının tüm olumsuzluklarını zorlu yaşam koşullarının acısını nesilden nesile aktarmaya yemin etmiş ego tatmincileri ya da geçmişi unutarak geleceğe mutsuzluk aktaranlar bir türlü geçip gitmeyecek sanırım. Aradan dört yüz yıl da geçse, binlerce yıl da, yaşamında trajik bir son görmeden akıllanıp uslanmayacak insanoğlu. Bunun da en bariz örneklerinden biri Romeo ve Juliet.

İnsana,
"Ah, aşkın gölgeleri bile sevinçle dolu olursa böyle
Kimbilir ne tatlıdır aşkın kendisine kavuşmak!" dedirten güzel eser...

Tekrar tekrar okunası, okutturulası...
Adını hemen hemen herkesin duyduğu, dört yüz yıldan bu yana parlaklığından hiçbir şey kaybetmeyen Shakespeare'in eşsiz kaleminden çıkan romantik tragedyası Romeo ve Juliet.
Okurken tam anlamıyla hakkını verememekten korktuğum için ertelediğim bir kitaptı. Ama Zeynep Sahra'nın Ayçöreği kitabını okuduktan sonra cesaretlenip, başladım okumaya. Şu an bu incelemeyi yazarken bile korkuyorum açıkçası. Ne söylesem, ne yazsam eksik kalır gibi. Sözlerle anlatılabilir miydi bu güzel kitap. Kelimelere dökebilir miydim ki Romeo ve Juliet'in aşkını...

"Neler doğuyor nefretten, ama daha çoktur sevgiden doğan." Kitabın ilk sayfalarında verilen bir alıntıyla başlamak istedim. Ah düşmanlık, ah nefret! Neler doğurdun sen? Romeo ve Juliet'in aşkıyla, sevgisiyle bir çok güzel şeyin doğacağına inansakda, bu iki ailenin birbirine karşı olan düşmanlığı, kini ve nefreti nasıl da söndürdü iki gencin aşkını.
" Daha acıklı bir öykü yoktur, bunu böyle bilin
Bu öyküsünden, talihsiz Romeo ile Juliet'in."
Tekrar tekrar okunası, okuyun, okutturun efenim.
William Shakespeare'nin Romeo ve Juliet kitabı kaç gündür işlerimden dolayı bitirememiştim, yazarın kalemini çok severek okudum kendini okutuyor herkes okumalı bence william shakespeare'yi kalemi ağır değil yazdıkları çok anlamlı.
Shakespeare meşhur tragedyası Romeo ve Juilet en iyi Rönesans oyunlardan biridir. Shakespeare'in bir şiirden esinlendiği ancak bir çok yerini değiştirdiği oyun nefes kesecek kadar heyecan dolu. Romeo'nun önce Rosaline diye bir kadını severken bir dans gecesinde Juilet'i görüyor, tutulup aşık oluyor, aşkına aynı anda karşılık alıyor. Oyunda bir çok karakterin gerçekçiliği ile dikkat çekmesi şüphesiz Shakespeare'in dehasından kaynaklanıyor.

Shakespeare bu oyununda yine özlü sözler var ama Hamletteki kadar yoğun ve etkileyici olduğunu söylemek çok zor. Hamlet'i okuduğumda gerçekten çok beğenmiştim. Bu oyunu da beğenerek zevkle okudum. Shakespeare seviyorsanız veya tanışmak istiyorsanız Hamlet veya Romeo ve Juliet oyunundan başlamak en güzeli olur.
Nasıl anlatılır ki aşk kelimelerle, kolay mıdır hissedilenleri dökmek yürekteki. İki insan en fazla ne kadar sever birbirini, canını verecek kadar mı mesela yoksa tüm ailesini karşısına alacak kadar mı, kendisi olmaktan vazgeçecek, en değer verdiği şeylerden ödün verecek kadardır belki. Bir aşk ne kadar imkânsız olabilir, önüne çıkan her engeli aşabilecek kadar güçlü müdür ki? Bir şey çok güzel ve muhteşemse, bu güzelliği birileri illa bozmak zorunda mıdır peki? Hem bu insanların her şey çok geç olduktan sonra akıllarının başına gelmesine ne demeli? Diyorum ki sevdiğin insanı kaybettikten sonra artık zamanında gelmeyen o aklın şimdi de başına gelmesin daha iyi... Hiç bitmesini istemediğin kitaplar olur hani, bitiyor bitmesine diğer her şey gibi lakin şöyle dersin mutlu sonla bitseler bari? Son olması zaten üzücüyken, istediğin gibi bitmeyince de koca bir hüzün gelip oturuyor kalbine sonra doğru dürüst yutkunamıyorsun bile. Demem o ki Shakespeare sözcüklerle çok güzel anlatmış Romeo ve Juliet'in büyük aşkını. Romeo Montague ve Juliet Capulet düşman ailenin birbirini seven çocukları... Hiç durmayın okuyun derim bu muhteşem eseri, sevgiyle kalın güzel dostlarım...
Dilinin ağır olacağını düşündüğümden ve okurken hakkını verememekten korktuğum için,okumayı ertelediğim bir kitaptı. En sonunda kitabı elime aldım ve başladım. Kitap, ilk sayfalarda bu ön yargımı yıktı. Romeo ve Juliet hakkında bilmediğim ne çok şey varmış. W. Shakespeare 'ın betimlemelerine, tasvirlerine, şiirsel anlatımına BAYILDIM.
~~~


Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulurlar,
Ölümleri olur zaferleri,
Öpüşürken yok olan ateşle barut gibi.
En tatlı bal bile tadıldıkça bıkkınlık verir,
Aynı tat isteği, iştahı köreltir.
Onun için, ölçülü sev ki uzun sürgün sevgin,
Hedefe hızlı giden, yavaş kadar geç varır.
Sanırım herkes hayatında bir kere de olsa Romeo Ve Julliet'i duymuştur. Oyunu birkaç kez izlesem de okumak da şimdiye kısmet oldu :)

Romanlarda sinemaya uyarlanınca nasıl kopukluk oluyorsa bu eserde tam tersi oldu. Oyuncular oyuna can verdikçe eser bambaşka bir boyut kazanıyor.
Replikleri o kadar güzel ve ustaca yazılmış ki kitabı elimden bitirmeden bırakamadım. İlk defa bu kitapta gördüğüm için şunu da belirtiyorum. Şiir şeklindeki betimlemeleri de çok seviyormuşum meğerse ben. Bu kitaba kadar böyle bir şeyin farkında değildim tabi :)

Böyle bir eser daha doğrusu böylesi bir aşk daha yazılabilir mi bilemiyorum ama şahsen oyumu aksi yönde kullanırım :)
Bir yapıtın ölümsüzlüğü hikayeyle değil, yazarın üslubuyla varolur.
Tiyatroda hele ki tregedyada, dil, üslup, biçim kadar,hikayenin dramatik değeri de önem kazanıyor.
Dört yüz yıldan bu yana en sevilen ve en popüler bu aşk dramı hayat boyu bir kaç defa okunabilir.

Bu dramatik aksiyonda en çok hoşlandığım ve beni tekrar okumaya yönelten unsurlardan en önemlisi diyaloglar ve diyaloglardaki hazır cevaplık düzeyindeki zeki kelime oyunlarıdır.

Shakespear'in,döneminin iklimini ve sosyal ilişkilerini en iyi biçimde yansıttığı tiyatral bir eser,bir sahne şiiri.

Son olarak kitabın ana fikri olarak seçtiğim bir alıntı;

"Nefretten neler doğuyor, ama daha çoktur sevgiden doğan."
Harika bir tiyatro eseri. Diyaloglar nefis. Shakespeare dili muhteşem kullanan bir insan. Kitap baştan sona aşk kokuyor. Filmi de mevcut. Eseri okumayanlar en azından filmini izlesinler.
BENVOLIO: Beni dinle ve onu düşünme, unut!

ROMEO: Öğret bana, nasıl unutulur düşünmek?
William Shakespeare
Sayfa 13 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Denizler gibi derin sana olan sevgim.
Sana ne kadar verirsem, o kadar çoğalıyor bende kalan,
Sonsuz çünkü ikisi de.
William Shakespeare
Sayfa 13 - Türkiye İş Bankası

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Romeo ve Juliet
Baskı tarihi:
2010
Sayfa sayısı:
133
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789944888004
Çeviri:
Özdemir Nutku
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Baskılar:
Romeo ve Juliet
Romeo and Juliet (Stage 2)
Romeo And Juliet
Romeo ve Juliet
Romeo ve Juliet

William Shakespeare (1564-1616): Oyunları ve şiirlerinde insanlık durumlarını dile getiriş gücüyle yaklaşık 400 yıldır bütün dünya okur ve seyircilerini etkilemeyi sürdüren efsanevi yazar, Romeo ve Juliet’de birbirinden farklı pek çok toplumda benzerleriyle karşılaşılan trajik bir ilişkiyi, düşman ailelerin çocukları arasında doğan aşkı ele alır. Romeo ile Juliet’in umutsuz aşkını romantik örgüsünün yarı karanlık örtüsüyle sarmalayan eser, buna rağmen insan ilişkilerini gerçekçi bir anlayışla gözler önüne serer.

Özdemir Nutku (1931): Türk tiyatrosuna büyük katkıları olan eğitimci ve yönetmen Özdemir Nutku, eleştirmen, yazar ve çevirmen olarak da önemli yapıtlar ortaya koydu. Sahnelediği pek çok oyunun yanı sıra, araştırma, inceleme ve çevirileriyle de ödüller kazandı. Ülkemizde olduğu kadar yurtdışında da sahneye koyduğu oyunlar, verdiği ders ve konferanslarla tanınmaktadır.

Kitabı okuyanlar 2.956 okur

  • Emine Çelik
  • Beybüş
  • Seryoja
  • Merve DULKADİR
  • Öykü Hacıbekiroğlu
  • Dmt Klç
  • Bambukurdu
  • Yeşim Eker
  • Kerem Bilaloglu
  • Umut Güleryüz

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%4.9
14-17 Yaş
%10
18-24 Yaş
%30.7
25-34 Yaş
%33.7
35-44 Yaş
%13.8
45-54 Yaş
%4
55-64 Yaş
%1
65+ Yaş
%2.1

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%73.3
Erkek
%26.6

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%38.5 (291)
9
%24.2 (183)
8
%20.9 (158)
7
%9.4 (71)
6
%3.8 (29)
5
%1.7 (13)
4
%0.8 (6)
3
%0.1 (1)
2
%0
1
%0.4 (3)

Kitabın sıralamaları