Kimine göre Spoiler olabilir!
Puan vermedi·114 syf.··
2026 4. kitabı
Kitaptaki baba–amca meselesini iki ayrı karakter olarak değil, tek bir kişiliğin iki yüzü olarak okumak gerektiğini düşünüyorum. Anlatıcının “babası” ve “amcası” aslında aynı kişidir; bu ayrım, babasının içindeki çatışmanın sembolik bir bölünmesidir. Annesiyle olan ilişkide babanın karanlıkla savaştığını, onu elde etmek ve memnun etmek için içindeki gölge yanla yüzleştiğini görürüz. Bu nedenle anlatıcının çocukluğu, daha baştan çatışmalı ve huzursuz bir zemine oturur. Metinde göz imgesinin sürekli vurgulanması da bu ailevi düğümle bağlantılıdır. Anlatıcı, rüyalarında ve hayallerinde gördüğü o büyülü gözleri karısında görür; fakat aynı şekilde annesinin gözleri de benzer bir yoğunlukla tasvir edilir. Bu tekrar, anlatıcının annesiyle kuramadığı ya da sorunlu olan bağın, yetişkinlikte eşine yansıtıldığını düşündürür. Eşine duyduğu tutku ile ondan nefret etmesi arasındaki gelgit, aslında annesine yönelmiş bastırılmış duyguların bir devamıdır. Anlatıcının ruhsal sıkıntıları, anne–baba arasındaki gerilimden beslenir. Bu yalnızlık ve varoluşsal sancılar içinde bir teselli alanı olarak sütannesine yönelir. Sütannesine karşı duyduğu hayranlık, onun ruhunda ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Ancak sütannesinin kocası, anlatıcı için bir engeldir. O adamın gülüşü, omuzlarını sallayışı, hatta kahkahası bile anlatıcıyı öfkelendirir. Buradaki çirkinlik, adamın kendisinden değil; anlatıcının iç dünyasındaki kıskançlık ve bastırılmış arzudan kaynaklanır. Aynı şekilde, ileride eşine yönelttiği suçlamalar da dış gerçeklikten çok kendi zihinsel projeksiyonlarının ürünüdür. Evlendiği kadında hem annesinin gözlerini hem de sütannesinin izlerini görür. Bu yüzden ona bir yandan tutkundur; çünkü çocuklukta eksik kalan sevgi ve şefkati onda tamamlama arzusu vardır. Öte yandan ona hiçbir zaman gerçekten ulaşamaz. Onu aldatmakla, küçümsemekle, uzak olmakla suçlar. Bu çelişki, eşinin davranışlarından çok, anlatıcının annesiyle kuramadığı bağın bir yansımasıdır. Süreç ilerledikçe anlatıcının ruh sağlığı giderek bozulur. Varoluşsal sancılarının yanı sıra biyolojik olarak da melankoliye yatkın bir mizaca sahip gibidir. Afyon kullanımı, zihinsel çözülüşünü hızlandırır. Gerçeklikle kurduğu bağ zayıflar; dış dünyayı kendi iç karanlığı üzerinden okumaya başlar. Karısının kendisini aldattığına, istemediğine dair düşünceler, nesnel kanıtlardan çok zihinsel sanrılara dayanır. Cinayet kararı da bu çözülüş sürecinin bir sonucudur. Öncesinde gidip vazgeçmeleri, içsel çatışmasını gösterir. Sonunda eylemi gerçekleştirir; fakat kadının gözlerini oyduğunu o an fark etmez. Kendi odasına dönüp eline baktığında bunu anlar. Bu sahne, hem göz imgesinin doruk noktasıdır hem de bilinç ile bilinçdışının kopuşunu gösterir. Verem benzeri bir çöküş hali ve ölüme yakınlık hissi, bu eylemi daha da trajik kılar. Kitabın başındaki pencere sahnesi, uzatılan el, büyüleyici gözler — bunların hepsi anlatıcının zihninde birleşmiş anne ve eş imgelerinin bir bileşimidir. Mezarcı, yaşlı hurdacı, kayınbabanın gülüşü gibi figürler de nesnel kötülükten çok anlatıcının iç karanlığının yansımalarıdır. O, kitap boyunca kötülüğü dışarıda arar; insanlardan, toplumdan, dinden ve gelenekten nefret eder. Fakat eserin sonunda, aslında bütün bu çarpık yorumların kaynağının kendi içindeki karanlık olduğunu sezdirir. Bu nedenle Kör Baykuş, bir cinayet hikâyesinden çok, parçalanmış bir benliğin hikâyesidir. Baba–amca ayrımı, anne–eş benzerliği, göz imgesi ve sanrılar; hepsi tek bir merkezde birleşir: anlatıcının kendi iç dünyası. Dışarıdaki kötülük, onun içindeki karanlığın aynasından ibarettir.
Kör BaykuşSadık Hidayet · Kırmızı Yayınları · 201536,7bin okunma
·
62 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.