Kitaptaki baba–amca meselesini iki ayrı karakter olarak değil, tek bir kişiliğin iki yüzü olarak okumak gerektiğini düşünüyorum. Anlatıcının “babası” ve “amcası” aslında aynı kişidir; bu ayrım, babasının içindeki çatışmanın sembolik bir bölünmesidir. Annesiyle olan ilişkide babanın karanlıkla savaştığını, onu elde etmek ve memnun etmek için içindeki gölge yanla yüzleştiğini görürüz. Bu nedenle anlatıcının çocukluğu, daha baştan çatışmalı ve huzursuz bir zemine oturur.
Metinde göz imgesinin sürekli vurgulanması da bu ailevi düğümle bağlantılıdır. Anlatıcı, rüyalarında ve hayallerinde gördüğü o büyülü gözleri karısında görür; fakat aynı şekilde annesinin gözleri de benzer bir yoğunlukla tasvir edilir. Bu tekrar, anlatıcının annesiyle kuramadığı ya da sorunlu olan bağın, yetişkinlikte eşine yansıtıldığını düşündürür. Eşine duyduğu tutku ile ondan nefret etmesi arasındaki gelgit, aslında annesine yönelmiş bastırılmış duyguların bir devamıdır.
Anlatıcının ruhsal sıkıntıları, anne–baba arasındaki gerilimden beslenir. Bu yalnızlık ve varoluşsal sancılar içinde bir teselli alanı olarak sütannesine yönelir. Sütannesine karşı duyduğu hayranlık, onun ruhunda ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Ancak sütannesinin kocası, anlatıcı için bir engeldir. O adamın gülüşü, omuzlarını sallayışı, hatta kahkahası bile anlatıcıyı öfkelendirir. Buradaki çirkinlik, adamın kendisinden değil; anlatıcının iç dünyasındaki kıskançlık ve bastırılmış arzudan kaynaklanır. Aynı şekilde, ileride eşine yönelttiği suçlamalar da dış gerçeklikten çok kendi zihinsel projeksiyonlarının ürünüdür.
Evlendiği kadında hem annesinin gözlerini hem de sütannesinin izlerini görür. Bu yüzden ona bir yandan tutkundur; çünkü çocuklukta eksik kalan sevgi ve şefkati onda tamamlama arzusu vardır. Öte yandan ona hiçbir zaman