·134 syf.····Okunma: 10 Şubat 2026 22:54 Kardeşimin Hikâyesi’nden sonra okuduğum ikinci Livaneli eseri…
Yine çarpıcı, yine insanın içine dokunan bir konu.
Belki “roman” demek yerine uzun soluklu bir hikâye demek daha doğru olur.
Ege kıyılarında, ölümü göze alarak yurtlarını terk eden mültecilerin dramını merkeze alıyor. Hikâye, hayata tutunan bir bebeğin bir aileye umut oluşuyla başlıyor.
Satır aralarında güçlü bir Hemingway hissi var; deniz, kayıp ve baba-oğul temasıyla yapılan göndermeler bunu daha da belirginleştiriyor.
Mustafa ve Mesude…
Mutlu bir evliliğe adım atmış bir çift.
Fakat oğulları Deniz, Mustafa’nın yaptığı bir tekne turunda alabora olan tekneyle hayatını kaybeder. Mustafa için zaman o an durur. Acı, deniz kadar derinleşir.
Bir gün denize açıldığında, suyun üzerinde çok sayıda cansız beden görür. Bunlar, başka bir ülkede yaşama umuduyla yola çıkıp ölüme sürüklenen mültecilerdir. Cesetleri teknesine alır ve polise teslim etmek üzere yola koyulur.
Tam o sırada denizin ortasında bir bot fark eder. İçinde bir bebek vardır.
Ve bir yunus, o bebeği Mustafa’ya doğru iter…
Mustafa için bu bebek sadece bir çocuk değildir; kaybettiği oğlunun yerine koymak istediği bir mucizedir.
Fakat bu bir suçtur.
Ölüleri teslim eder, bebeği ise etmez.
Livaneli bu eserinde sadece bir göç hikâyesi anlatmıyor;
yasın, vicdanın ve umudun sınırlarını sorgulatıyor.
Hâlâ okumadıysanız bir şans verebilirsiniz.
Denizin hem yutan hem de yeniden doğuran tarafını görmek için… ️