Roman boyunca “ölümsüzlük” fikri doğrudan bir iksir arayışı gibi görünmese de, aslında insanın kalıcılık arzusu üzerinden işleniyor. Tıpkı Simyacı’da olduğu gibi, burada da bir arayış var; ama bu arayış maddi bir hazineye değil, sonsuzluğa, kaybolmamaya, eksilmemeye duyulan özleme dayanıyor. Fakat asıl trajedi şu: İnsan, ölümsüzlüğü ararken yaşamı kaçırabiliyor.
Kitabın sonunda bu fikir daha da belirginleşiyor. Ölümsüzlüğü, kalıcılığı ya da “hiç kaybetmemeyi” hedefleyen karakter; farkında olmadan en değerli şeyleri, yani sevdiklerini ve sonunda kendisini yitiriyor. Bu durum Butimar efsanesiyle de birebir örtüşüyor: Suyu kaybetmemek için içmeyen kuş gibi, kaybetme korkusu yüzünden hayatı tüketmek…
Yazar burada çok ince bir mesaj veriyor:
İnsan faniliği kabullenmediği sürece huzura ulaşamıyor. Ölüm korkusundan kaçmaya çalışırken sevgiyi, anı ve gerçek bağları yitiriyor. Ölümsüzlük arzusu bir noktada insanı insansız bırakıyor.
Bu yönüyle roman sadece bireysel bir melankoli değil; varoluşsal bir sorgulama sunuyor. “Kalıcı olmak” ile “anlamlı yaşamak” arasındaki farkı tokat gibi gösteriyor. Ve aslında şunu fısıldıyor:
Sonsuzluk arayışı, bazen insanın en büyük kaybı olabilir.