Puan vermedi·128 syf.··Beğendi
· Yarın Sevgililer Günü... Vitrinlerin sahte parıltısı, paketlenmiş pahalı hediyeler ve zoraki cümlelerle dolu o büyük gürültü başlamak üzere. Oysa biz bugün, Stefan Zweig’ın Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu kitabındaki dilsiz ve vakur sızıya kulak veriyoruz.
Bu kitap, sadece platonik bir aşkın öyküsü değil; bir kadının, sevdiği adamın hafızasında 'hiç var olmamış' gibi yok sayılmasının trajedisidir. Kadın, o çağırdığında her şeyi bırakıp gidebilmek için kimseye bağlanmaz, kimseyle evlenmez. Hatta o adamdan olan çocuğunu, sevdiği adamın ruhunu onda yaşatarak tek başına, yoksulluk içinde büyütür. Ama adam için o; yüzü hatırlanmayan bir yabancıdan ötesi değildir.
İçindeki yangını şu sözlerle haykırır kadın: "Sen, beni asla, asla tanımayan, bir su birikintisinin yanından geçercesine yanımdan geçip giden, bir taşa basarcasına üstüme basan, hep, ama hep yoluna devam eden ve beni sonsuz bir bekleyiş içerisinde bırakan sen, kimsin ki benim için?"
Çünkü asıl mesele sevgiye sahipken onun farkına varabilmek, o emeği iliklerine kadar hissettirmektir. Karşısındaki adamın gözlerinde kendinden bir parça arayan kadın, acı gerçeği o bakışlarda bulur: "Ve senin bakışlarından anlıyordum: ruhunda ufacık da olsa bir iz bırakmadığımı..."
Gerçek sevgi; birinin bakışlarında görüldüğünü hissetmektir. Saygı duymaktır, en yorgun anında dahi çaba göstermektir. Birinin hayatını derinden etkilerken bundan bihaber olmak ise sevgi değil, derin bir duyarsızlıktır. Birinin varlığına alışıp sonra onsuz kalmak ağırdır evet; ama yanında durduğun insanın ruhunda ufacık da olsa bir iz bırakmadığını anlamak çok daha yıkıcıdır.
Sevgili dostlar, yarın kendinize ve sevdiklerinize verebileceğiniz en kıymetli hediye; pahalı eşyalar değil; gerçekten orada olmak, gerçekten görmek ve o ruhsal çabayı göstermektir. Çünkü aşk, birinin hayatında 'bilinmeyen' olmak değil, her anında 'hissedilen' olmaktır. "Seni, sen kim isen o olarak seviyorum" diyebilmenin zarafetidir.