Beyaz Kale
Orhan Pamuk’un Beyaz Kale romanı çoğu zaman Doğu–Batı karşılaştırması üzerinden yorumlanıyor. Kitabı okumadan önce ben de incelemelerde bu vurguyu sıkça görmüştüm. Ancak okuma sürecimde bu karşıtlık bana beklediğim kadar derin ya da belirleyici gelmedi. Elbette biri Batı’dan gelen bir esir, diğeri Osmanlı’da yaşayan bir hoca; fakat roman benim için kültürel bir tartışmadan çok kimlik, güç ve irade üzerine kurulmuş bir hikâyeye dönüştü. Metnin asıl ağırlığı iki farklı dünyanın benzerliğinde değil, iki insanın zamanla birbirine dönüşmesinde yatıyordu.
Hikâye, korsanken esir düşürülüp İstanbul’a getirilen bir İtalyan ile saraya yakınlığı olan, zeki ve hırslı bir Osmanlı hocasının yollarının kesişmesiyle başlıyor. Başlangıçta güç dengesi nettir: Hoca özgürdür, esir bağımlıdır. Fakat zamanla aralarındaki ilişki bilgi üzerinden şekillenmeye başlar. Kim diğerinin hayatını, geçmişini, korkularını ve düşüncelerini daha fazla öğrenirse güç onda toplanır. Hoca yalnızca esirin Batı’ya dair bilgisini değil, onun çocukluğunu, hayallerini ve iç dünyasını da sahiplenir. Bu noktada mesele basit bir bilgi alışverişi olmaktan çıkar; bir kimlik aktarımına dönüşür. İki insan birbirini tanıdıkça aralarındaki sınırlar silinir ve “ben” ile “sen” yer değiştirmeye başlar.
Romanı okurken benim için belirleyici olan kavram iradeydi. Hoca Osmanlı’da zaten sıradan bir konumda değildir; padişah ve paşalarla oturup kalkmış, saraya yakın durmuş, müneccimbaşı olmuş, hayalini kurduğu silahı gerçekleştirmiş ve iktidarın merkezine ulaşmıştır. Yani Osmanlı’da kalırken ulaşabileceği en üst noktaya gelmiş, gücü tatmıştır. Sonrasında İtalya’ya giderek ikinci bir hayat kurar ve orada da saygın bir düşünür olarak yükselir. İki farklı kimliği de üst düzeyde yaşamayı başarır. Bu açıdan baktığımda Hoca’nın kaybettiğini düşünemiyorum. Ahlaken tartışmalı olabilir; dürüstçe, mertçe ya da temiz bir yoldan ilerlemiş değildir. Fakat irade ve güç açısından bakıldığında kazanan odur. Çünkü o seçmiştir.
Esir ise seçmemiştir. Esir olmayı, kimliğini bırakmayı ya da başka bir hayat sürmeyi tercih etmemiştir. O şartların içinde sürüklenmiştir. Hoca’nın yerine geçip Osmanlı’da kalmaya devam ederken teorik olarak İtalya’ya gidip gerçeği açıklayabilir, her şeyi itiraf edebilirdi. Fakat bunu yapmaz. Ben bunu bilinçli bir yükselişten çok, kimliğin erimesi olarak okuyorum. Esir artık geri dönebileceği bir “öz”e sahip değildir. Zorunluluk içinde yeni bir kimliği kabullenmiş ve eski benliğini yitirmiştir. Biri seçtiğini yaşamış, diğeri yaşamak zorunda kaldığını sürdürmüştür.
Bu noktada Hoca benim gözümde bir “hayat hırsızı”na dönüşüyor. Sadece bir kimliği taklit eden biri değil, bir hayatı sahiplenen, onu kendi yükselişi için kullanan biri. Esirin bilgisini, geçmişini ve hayallerini alıp hem Osmanlı’da hem de İtalya’da zirveye taşır. Esir ise silikleşir. Hayatı çalınan adam olur. Fakat yine de roman kesin bir yargı dayatmıyor. Eğer anlatıcı Osmanlı’da kalan kişiyse –ki ben öyle olduğunu düşünüyorum– yazmak esirin elinde kalan son güç alanıdır. Hayatını kaybetmiş olabilir ama hikâyeyi yazan odur. Belki de bu metin, kaybedilmiş bir benliğin son direnişidir.
Sonuç olarak Beyaz Kale benim için Doğu–Batı tartışmasından çok kimliğin çalınabilirliği, iradenin belirleyiciliği ve zorunluluğun insanı nasıl dönüştürdüğü üzerine bir romandı. Hoca etik olarak problemli olsa da iradesiyle hareket etmiş ve yükselmiştir; esir ise zorunluluk içinde erimiştir. Bu yüzden benim okuma deneyimimde kazanan Hoca’dır. Fakat geriye şu soru kalır: İnsan kimliğini isteyerek bıraktığında mı güçlenir, yoksa onu koruyamadığında mı yok olur? Romanın asıl gücü belki de bu cevapsızlıkta yatmaktadır.