Gönderi

Devrimin Gölgesinde Anlam ve Büyük Sessizlik
10/10
·494 syf.··
2026 9. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 14 Şubat 2026 00:34
Bazı romanlar zamansızdır, hiç bitmez onların mirası. Üzerinden seneler bile geçmiş olsa aynı tat ile okunur o kusursuz satırları. İki Şehrin Hikâyesi de bu zamansız mirasların en başında gelen klasiklerinden biri - hiç şüphesiz. Bugüne kadar okuduğum en güzel giriş cümlelerinden biri ile başlıyor roman: "Gelmiş geçmiş en iyi günlerdi, gelmiş geçmiş en kötü günlerdi; hem bilgelik çağıydı hem ahmaklık; hem inancın devriydi hem şüpheciliğin; hem Aydınlık hem Karanlık bir mevsimdi; umudum baharı, umutsuzluğun kışıydı; hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu; hepimiz ya doğruca Cennete gidecektik ya da tam aksi istikamete." 'İki Şehrin Hikâyesi', Fransız Devrimi'nin şiddet ve coşku dolu atmosferini Paris ve Londra ekseninde ele alıyor. Bu dönem öyle bir hâldedir ki, "gecenin karanlığında yolunuzu kesen adam, gündüz şehrin tüccarlarından biri olarak karşınıza çıkabiliyordu" diyor Dickens. Hapishanelerde mahkûmlar gardiyanlar ile çatışır, hırsızlar saray odalarında soylu lordların boyunlarında bulunan elmas haçları kesip alır, çeşitli çeteler silahşorlere, silahşorler de çetelere karşılık verir, haydutlar rütbesi yüksek olan insanları tehdit ederek onların mal varlıklarını ele geçirmek gibi işler yaparlardı. "Ellerindeki silahlar türlü türlüydü belki ama hepsinde ortak olan silah, açlık ve intikam duygusuydu." (s. 279) Adalet sorunları, yargılama sistemi, halkın yoksulluğu, açlık, sokakların ve şehrin insan davranışları sonucunda oluşan pisliği gibi çeşitli temalar üzerinde duruluyor kitap boyunca. Neredeyse ilk 100 sayfa konunun yerine oturmasıyla geçiyor. En başta çok belirsiz başlıyor eser. Direkt olarak bir maceranın içine dalıyorsunuz. Fakat bölümler ilerledikçe konu iyice anlamlanmaya ve asıl olay örgüsüne ulaşmaya başlıyor. --------------------------------------- 'Kuzey Kulesi, Yüz Beş!' diye bahsediyor kendinden Doktor Manette. Yaşadığı acı dolu günlerin ardından ne adını hatırlıyor ne ailesini. Her şey solmuş birer hatıra olarak kalıyor zihninde. Acı çekerek hatırlamak zorunda olduğu hatıralar... Ancak işler aniden tersine dönüyor ve yıllarca bir hayaletten farksız yaşamaya mahkûm edilmiş Mr. Manette için 'Hayata Dönüş' serüveni başlıyor adeta. "Geçmişe dair korkunç anıları var, dahası bu yüzden kendini tümden kaybetmiş." (s. 124) Bu büyük travmalar ardından geçmişi ile  bağlantılı herhangi bir şey söylemekten uzak duran Doktor'un sırları ve sessizliği çözülmeye çalışılırken diğer bir yandan da vakit ilerliyor, yıllar geçiyor ve o vahşet dolu seneler kapıya dayanıyor. "Monsenyör, ne olur duyun beni! Monsenyör, isteğime kulak verin! Kocam yoksulluktan öldü; çoğu insan yoksulluktan ölüyor; daha niceleri yoksulluktan ölmeye devam edecek." dedi kederli bir kadın. Monsenyör'ün cevabı şu şekildeydi: "Eee? Ben mi besleyeyim onları?" (s. 150) Acıdır ki, kadıncağız yine bir başına kaldı o perperişan yerde ve hâlde. Oysaki tek isteği uzun otların arasına gömmüş olduğu kocasına mezar başı dikmekti. Bu bile büyük bir ricaymış gibi görüldü üst tabakadakiler tarafından. Buradan da anlaşılabilir ki, halk her daim yalnız başına bırakılmıştır. Halk bir başına çabalar durur, her şey üzerine çabalar hatta. Ama en çok da yaşam uğruna çabalar. Ve soylu nitelikte sayılan insanlar bunun farkına varmaz. Acı verici bu gerçeklerin yansıtıldığı bir roman "İki Şehrin Hikâyesi". Korkunçluğun çağı yaşanan bu acımasız ülkede Saint Antoine halkı çektiği tüm acıların, maruz kaldığı tüm aşağılamaların ve kendisine yapılan bütün yanlışların farkındaydı. İntikam istiyorlardı. Şartlar her ne olursa olsun yine de dostluğun, ailenin ve sevginin kazanacağına dair içlerinde umut biriktirmeye başlamışlardı. Ne de olsa yaşayabilecekleri en kötü günleri geçtiklerini sanıyorlardı, ta ki o ana kadar... Peki, daha ne kadar büyük felaketler gelebilirdi ki başlarına Fransız halkının? Cevap: Giyotin. Fransız Devrimi'nin kalıcı sembollerinden biri haline gelen ve o dönem oldukça popüler bir idam şekli olan 'giyotin' sayısız canı katletmeye başlamıştı bile. Hiçbir suçu olmadan hücrelere tıkılan sözde 'göçmen mahkûmlar' haricinde Fransız kralı ve kraliçesi dahi bu meşhur yöntemle öldürülmüştü. Sokakların ağırlığı artık kasvetli havadan ötürü değildi, insanların kanları ile boyanmış kırmızı taşlardan ötürüydü. "Burada hiç kimsenin hayatının bir ederi yok. Bugün serbest bırakılıp evine götürülen bir insan, yarın idama mahkûm edilebilir." (s. 395) Bu olayların anlatıldığı 'üçüncü kitap' diye adlandırılan bölümü ne büyük hislerle okuduğumu yalnızca bir ben bir de kitabım biliyor. Kalbimin hızla çarptığı bir hikâyeydi ve 'Devrim'in sonucunun neleri doğuracağını görmek adına merak içinde bekledim. Harika bir anlatımdı! Müthiş bir olay örgüsü ve tüyler ürperten bir senaryo... Ve nihayetinde de o büyük sessizlik anı. Her şey biter, her şey elbet son bulur. "Bu, hayatımda şimdiye kadar yaptığım en ama en güzel şey ve şimdi hayatımda hiç tatmadığım kadar büyük bir huzurla istirahat etmeye gidiyorum." Bu sözün ne anlam ifade ettiğine şahit olmak için bu kitabı okumak gerek. Son sayfalarında hatta son satırlarında bile çokça şaşıracaksınız, inanın bana. Küçük bir tavsiye ile incelememi bitireyim o zaman: Oldukça fazla karakter ismi taşımasından ve her yeni bölümde yepyeni bir sır ile yüzleşmek zorunda kalacağınızdan ötürü en iyisi bir karakter listesi tutmak. Böylelikle bölümler ilerledikçe gelişen olayları çok daha kolaylıkla takip edebilecek ve Mr. Lorry, Mrs. Lucie, Sydney Carton, Defarge çifti, Charles Darnay, Miss Pross ve daha nice kişilerle bu büyük macera dolu yolculuğa adım atabileceksiniz. Mutlaka okuyun, hatta bu da yetmez... çevrenizdeki herkese önerin. Bu başyapıta herkes tanık olsun. Eşi benzeri olmayan bir Charles Dickens romanı...
Edebiyat
İki Şehrin HikâyesiCharles Dickens · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202376,5bin okunma
·
69 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.