Martin Eden…
Yaşama arzusunu körükleyen, yarınlara umutla iten, kendisini uykudan, yemekten koparan bir amaç nasıl olur da kendini gerçekleştirdiğinde tüm anlamını bir anda kaybeder? Ben aynıyım; benden bir şey değişmedi. Etimle kemiğimle aynı benim. “Beni, ben olduğum için istemediklerine şüphe yok; zira ben, o eskiden istemedikleri insanla aynı kişiyim.”
“Martin’im, canım benim,” diye kocaman sarılmak istiyorum sayfaların arasından.
Aşk, insanı değiştirir mi? Hem de öyle bir değiştirir ki ne gecesi kalır insanın ne gündüzü. Hiç geçmem dediği yollardan geçirir. “Asla yapmam,” dediklerin bir bakmışsın rutinin olur. Vazgeçemediklerin bir anda anlamsız gelir sana; koparsın öylece. Gerekirse unutursun kendini, benliğini, geçmişini, seni sen yapan her şeyi… Ama yine de savaşırsın, hiç durmadan çabalarsın. Çünkü o ateş bir kere sarmıştır bedenini; gözlerinin önüne inmiştir artık perde. O andan öncesi, sen kimsin, nesin, hiçbir önemi yoktur artık.
Ruth…
Ruth’u daha ilk gördüğünde, tüm ruhunu, benliğini, hayatını verecek kadar aşkla çarpmıştı yüreği. Aralarındaki sınıf farkı, aşılması gereken bir derya denizdi Martin için. Öyle güzeldi, öyle saftı ki onun aşkı… Onun için tüm bunları göze alacak kadar kör olmuştu.
Dergilere vereceği yazılardan para kazanabileceğine ve o tabakaya dâhil olup Ruth’a erişebileceğine inandı. Durmadan gecesini gündüzüne katıp yazdı. Ama ne kendinden çok sevdiği sevgilisi Ruth ne de ailesinden tek bir insan —sadece biri bile— onun başarabileceğine, yazılarının güzel olduğuna inanmadı. Tek dertleri bir iş bulmasıydı; çünkü Ruth ve ailesi gibi burjuva takımından tüm insanlara göre Martin bir sosyalistti ve kızlarına yakışır biri değildi.
Martin’in yazma macerası, aslında kendini keşfetme yolculuğuydu. Yolunda bir kendisi vardı, bir de kendine olan inancı. Uğruna bambaşka biri olduğu sevdiği kadın Ruth bile, yazdıklarına ve yazar olma inancına burun kıvırıyordu.
Zamanla kendini geliştirdi; geliştirdikçe hayranlıkla baktığı, aralarına girmek için çabaladığı insanların gerçek yüzlerini, sabit fikirlerini, o tekdüzeleşmiş zihinlerini gördü. Ve hepsinden yavaş yavaş soğumaya başladı. Tam sevgilisi onu terk etmişken, hayatının anlamını kaybetmişken yeniden bir ışık yandı. Sonunda istediğine kavuşmuş, yazar olmuştu.
Ama iş işten geçmişti artık. Gelen şöhret tüm ilgiyi üzerine çekse de bu ilgi Martin’i yıkmıştı; çünkü biliyordu, farkındaydı: İlgi onun parasınaydı, tanınmışlığına.
Bedeni ne eski, denizci, kaba saba Martin’e aitti ne de şimdiki yazar, tanınmış Martin’e. Sanki ruhu, bu iki dünya arasında sıkışıp kalmıştı.
Artık bildikleri, zihni ve düşünceleri yaşamasına izin vermeyecek kadar ağır bir yüktü sırtında. Ruth’u sevmediğini anlamıştı sonunda. Belki de en başından beri Ruth bir amaç olmamıştı. Biz okurları ilahi bir aşk olduğuna inandıran o kutsal güç, Martin’in kendini bulmasına aracılık etmişti yalnızca.
İnsanların bu denli ikiyüzlü olması; kendine inanan bir gencin yine toplumun dışına itilmesi, sabit fikirlerin dayatılması ve bunun bir işkenceye dönüşmesi… Günün sonunda “tam başardım” derken her şeyin anlamını yitirmesi…
Yorulmuştu çünkü Martin. Savaşacak gücü kalmamıştı; hatta uğruna savaşacağı bir fikir bile kalmamıştı artık.