Selam kitap dostları, bugün biraz yolun, yolculuğun ve o bitmek bilmeyen içsel döngülerin hikayesi olan bir kitaptan bahsetmek istiyorum size.
Ankara’nın o gri havasından çıkıp Trakya’nın hayallerle süslü yollarına uzanan, aslında hepimizin içindeki o "gitme" isteğini dürten bir anlatı bu
Yazar; işsizliğin ağırlığı, bitmeyen ekonomik krizler, gençlerin üzerindeki o "bir yere ait olma" baskısı, toplumsal yaraları hikayenin içine çok doğal yedirmiş.
Pandeminin o maskeli, mesafeli günlerinin gölgesinde geçen bu hikayede, aslında hepimizin hissettiği o "sıradanlaşma" korkusu bağırıyor.
Karakterimiz tam bir modern zaman göçebesi gibi; "Unuttun mu? Bu hikâye, canı istediği zaman her şeyi mahveden, canı istediği zaman her şeyi düzelten ve yine canı istediği zaman her şeyi tekrar tekrar mahveden bir adamın hikâyesi."diyerek aslında modern insanın en büyük lüksüne, yani gitme özgürlüğüne tutunuyor.
Okurken bazen karaktere hak veriyorsunuz, bazen de onunla tartışmak istiyorsunuz ama o samimiyet sizi hiç bırakmıyor.
Hayat gerçekten de canımız istediğinde mahvettiğimiz, canımız istediğinde düzeltmeye çalıştığımız garip bir döngüden mi ibaret, yoksa anlam ararken anlamsızlığın içinde mi kayboluyoruz?
Kitabı bitirdiğimde kendime şunu sordum: Ben kendi döngümü kırabildim mi yoksa sadece akışa mı kapıldım?
Bu kitap, hem bireysel bir kaçışı hem de toplumun o yorgun panoramasını sade bir dille önümüze seriyor.
Eğer şu sıralar kendi iç sesinizle bir yolculuğa çıkmak isterseniz, bu hikayeye mutlaka bir yer açın.