Gönderi

Bunun, Dedeleri de böyleydi
9/10
·395 syf.··
Beğendi
·
2026 34. kitabı
Tarih, bazen bir milletin şahlanışını yazarken, eş zamanlı olarak bir zihniyetin nasıl çürüdüğünü de en çıplak haliyle kaydeder. Alev Coşkun’un 'Vahdettin: Hain mi, Mağdur mu?' eserini satır satır sindirdiğimde gördüğüm manzara; şahsi ikbali ile koca bir milletin istikbali arasında kalan bir adamın, tercihini sömürgeci bir zırhlının paslı güvertesinden yana kullanışının o hazin ve karanlık iddianamesidir. Bu kitap, yıllardır süregelen 'mağdur padişah' masallarını, bizzat o dönemin utanç dolu mühürleriyle yerle bir eden bir hakikat fırtınasıdır. Kitabın sayfaları arasında ilerlerken, Mustafa Kemal’in Samsun’a gönderilişinin ardındaki o sahte kutsallık zırhı paramparça oluyor. Coşkun, bize gösteriyor ki o meşhur fermanın mürekkebinde vatan sevgisi değil, İngiliz efendilerini teskin etme gayreti ve işgalciye yaranma telaşı vardır. Yazar, günümüzün revizyonist tarih bezirganlarının uydurduğu o yaldızlı masalları birer birer kazıyor ve altından çıkan o çıplak, o ürpertici gerçeği yüzümüze çarpıyor: Vahdettin, kurtuluşu bu aziz milletin iman dolu göğsünde değil, celladının merhamet kırıntılarında aramıştır. Damat Feritlerin o zifiri karanlık gölgesinde, Kuvâ-yi İnzibâtiye’nin öz kardeşine doğrulttuğu hıyanet namlularında ve nihayet bu milletin idam fermanı olan Sevr’in o kan kokan sayfalarında hep Vahdettin’in onayı, Vahdettin’in teslimiyeti vardır. Kendi halkı açlıkla ve işgalle pençeleşirken, o sarayının penceresinden Boğaz’da demirleyen düşman gemilerine bakıp 'nasıl hayatta kalırım' hesabını yapıyordu. Coşkun’un belgelerle ördüğü o dehşet verici tabloda; bir padişahın kendi halkından korkup, o halkın canına, namusuna kasteden bir generalin, Harrington’ın insafına sığınarak HMS Malaya zırhlısına binişini görüyoruz. Bu bir gidiş değildir; bu, bin yıllık onurun bir gecede terk edilişi, yani bir 'vazgeçiş'tir. O gemi limandan ayrılırken sadece bir devrik padişahı değil; bir devrin bütün meşruiyetini, yüzyılların haysiyetini de sömürgeci İngiliz sularına gömmüştür. Bu eser, bizlere 'mazlum' kılıfına sığdırılmaya çalışılan bir 'teslimiyetin' kirli haritasını çiziyor. Alev Coşkun’un her bir belgesi, tarihin en net hükmünü bir kez daha vicdanlara tescilliyor: Vatan, saray odalarında fısıldanan iş birlikçi planlarla değil; dağlarda, siperlerde ve meydanlarda dökülen o tertemiz helal kanlarla kurtulur. Tarih, kendi halkına sırtını dönüp celladının boynuna sarılanları asla 'mağdur' sıfatıyla taçlandırmaz; onları ancak hakikatin o amansız mahkemesinde, Türk milletinin ebedi vicdanında ebediyen mahkûm eder. Bu metin, sadece bir kitabın özeti değil; bağımsızlığa aşık bir ruhun, hıyanete karşı attığı en sert tokat, en gür sadadır!" Bu hıyanet tablosu, aslında asırlardır köhneleşen, milletin ruhundan kopan ve kendi bekasını vatanın selameti üzerinde gören bir saltanat silsilesinin nihai ve kaçınılmaz iflasıdır. Vahdettin’in o İngiliz gemisine sığınarak vatan topraklarını terk etmesi, münferit bir olay değil; halkını "kul", vatanını ise "şahsi mülk" gören bir anlayışın son perdesidir. Osmanlı’nın son yüzyıllarına baktığımızda, saray duvarlarının ardına hapsolmuş iradenin, dışarıda fırtınalarla boğuşan Türk köylüsünün feryadına nasıl sağır kesildiğini görüyoruz. Kanuni’den sonra başlayan o duraklama ve gerileyiş süreci, aslında zihinlerdeki bir gerileyişin eseridir. Bilimin ışığına sırtını dönen, matbaayı bir tehdit, yeniliği bir dinsizlik sayan o karanlık kafa; koca bir imparatorluğu Avrupa’nın "hasta adamı" haline getirirken, faturayı her zaman bu toprakların evlatlarına ödetmiştir. Lale Devri’nin sahte ihtişamında, saraylar yükselirken halkın yoksulluğa mahkum edilmesi; ıslahat adı altında dış borç batağına saplanılması ve nihayetinde devletin anahtarlarının Düyun-u Umumiye ile yabancı bankerlere teslim edilmesi, aslında Vahdettin’e giden yolun taşlarını döşemiştir. Kendi tahtını korumak için ordusunu siyasetin oyuncağı yapan, donanmasını Haliç’te çürütmeye terk eden ve halkın hürriyet arayışını zindanlarla bastıran o baskıcı otorite, en kritik anda yine millete değil, işgalciye el açmıştır. Millet, "Hâkimiyet kayıtsız şartsız şunundur" diyerek kendi iradesini eline aldığında; asırlardır süren o hanedan hükmü, bir kağıttan şato gibi yıkılıp gitmiştir. Çünkü vatan, bir hanedanın mirası değil, üzerinde yaşayan halkın namusudur. Tarih bize göstermiştir ki; sarayların pencereleri milletin gerçeklerine kapandığında, o kapılar bir gün kaçınılmaz olarak düşman zırhlılarına açılır. Alev Coşkun’un belgelerle tescillediği bu hakikat, sadece bir padişahın değil, köhnemiş bir sistemin ve o sistemin milletten kopuk tüm aktörlerinin ebedi mahkûmiyetidir. Bizim için asıl olan; bir şahsın gölgesi değil, tam bağımsızlığın o tertemiz ışığı ve milletin sarsılmaz iradesidir! Keyifle okuyunuz....
Vahdettin Dosyası Hainlik BelgeleriAlev Coşkun · Cumhuriyet Kitapları Yayınları · 202310 okunma
··
108 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.