Sartre denince ilk akla gelen ilke "Varoluş özden önce gelir" önermesidir.
Ona göre insanın önceden belirlenmiş bir "kaderi" veya "doğası" yoktur. İnsan dünyaya fırlatılmıştır ve kendi özünü kendi eylemleriyle yaratır. Bu durum, beraberinde mutlak bir sorumluluk getirir. Sartre’ın "İnsan özgürlüğe mahkumdur" sözü, bu kaçınılmaz seçme zorunluluğunun yarattığı bunaltıyı (angoisse) temsil eder.
Sartre, karmaşık felsefi kavramları sadece kuramsal kitaplarla (Varlık ve Hiçlik) değil, edebiyat aracılığıyla halka indirmeyi başarmıştır.
Bulantı: Varoluşun anlamsızlığı ve nesnelerin çiğ gerçekliği karşısında hissedilen tiksintiyi işler.
Gizli Oturum: "Cehennem başkalarıdır" sözüyle, bireyin özgürlüğünün başkalarının bakışıyla nasıl kısıtlandığını tiyatro sahnesine taşır.
Sözcükler: Kendi çocukluğunu ve yazarlık tutkusunu acımasız bir özeleştiriyle ele aldığı otoportresidir.
Sartre yaşamı boyunca her türlü yerleşik otoriteye karşı mesafeli kalmıştır. 1964 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü reddetmesi, kurumsal bir güç tarafından "tescillenmeyi" reddedişinin en somut örneğidir.
Marksizm ile varoluşçuluğu sentezlemeye çalışmış, sömürgeciliğe karşı durmuş ve her zaman ezilenlerin yanında saf tutmuştur. Kendi anarşizmini "hiçbir erki kabul etmemek" olarak tanımlar.
Sartre, düşüncelerinin değişmesinden korkmayan bir filozoftur.
Gençliğindeki bireysel özgürlükçü tutumunu, yaşlılığında toplumsal bir kurtuluş arayışına (Diyalektik Aklın Eleştirisi) evriltmiştir.
Simone de Beauvoir ile olan ömür boyu süren, geleneksel olmayan ilişkisi ise onun kuramsal özgürlüğünü pratik yaşamına nasıl uyguladığının bir göstergesidir.
Sartre, 70 yaşına geldiğinde kendine bir otoportre çizerken, aslında sadece bir filozofun biyografisini değil, koca bir