Salçalı Makarna

Salçalı Makarna
@Eksik_Parantez
Hiç J.P.Sarte okumayan da ne bileyim......
Puan vermedi·79 syf.··
Beğendi
·
2026 102. kitabı
Sartre denince ilk akla gelen ilke "Varoluş özden önce gelir" önermesidir. Ona göre insanın önceden belirlenmiş bir "kaderi" veya "doğası" yoktur. İnsan dünyaya fırlatılmıştır ve kendi özünü kendi eylemleriyle yaratır. Bu durum, beraberinde mutlak bir sorumluluk getirir. Sartre’ın "İnsan özgürlüğe mahkumdur" sözü, bu kaçınılmaz seçme zorunluluğunun yarattığı bunaltıyı (angoisse) temsil eder. Sartre, karmaşık felsefi kavramları sadece kuramsal kitaplarla (Varlık ve Hiçlik) değil, edebiyat aracılığıyla halka indirmeyi başarmıştır. Bulantı: Varoluşun anlamsızlığı ve nesnelerin çiğ gerçekliği karşısında hissedilen tiksintiyi işler. Gizli Oturum: "Cehennem başkalarıdır" sözüyle, bireyin özgürlüğünün başkalarının bakışıyla nasıl kısıtlandığını tiyatro sahnesine taşır. Sözcükler: Kendi çocukluğunu ve yazarlık tutkusunu acımasız bir özeleştiriyle ele aldığı otoportresidir. Sartre yaşamı boyunca her türlü yerleşik otoriteye karşı mesafeli kalmıştır. 1964 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü reddetmesi, kurumsal bir güç tarafından "tescillenmeyi" reddedişinin en somut örneğidir. Marksizm ile varoluşçuluğu sentezlemeye çalışmış, sömürgeciliğe karşı durmuş ve her zaman ezilenlerin yanında saf tutmuştur. Kendi anarşizmini "hiçbir erki kabul etmemek" olarak tanımlar. Sartre, düşüncelerinin değişmesinden korkmayan bir filozoftur. Gençliğindeki bireysel özgürlükçü tutumunu, yaşlılığında toplumsal bir kurtuluş arayışına (Diyalektik Aklın Eleştirisi) evriltmiştir. Simone de Beauvoir ile olan ömür boyu süren, geleneksel olmayan ilişkisi ise onun kuramsal özgürlüğünü pratik yaşamına nasıl uyguladığının bir göstergesidir. Sartre, 70 yaşına geldiğinde kendine bir otoportre çizerken, aslında sadece bir filozofun biyografisini değil, koca bir
Sartre Sartre'ı AnlatıyorJean-Paul Sartre · Yapı Kredi Yayınları · 2004403 okunma
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
9/10
·128 syf.··
Beğendi
·
2026 101. kitabı
Eğer kendinizi bazen "Ben ne yapıyorum bu hayatta?" ya da "Acaba İspanya Kralı aslında ben miyim?" diye sorarken buluyorsanız... Korkmayın, yalnız değilsiniz. Gogol’un Poprişçin’iyle tanışma vaktiniz gelmiş demektir! Neden İspanya Kralı? Çünkü o dünyada bir hiç olmaktansa, başka bir dünyada en tepedeki adam olmayı seçiyor. Gerçeklik o kadar acımasız ki, zihni ona daha katlanılabilir (ama çılgınca) bir gerçeklik inşa ediyor. Kitap, sıradan bir memurun, hiyerarşinin ve aşkın ağırlığı altında adım adım gerçeklikten kopuşunun günlüğü. Toplumun bizi sokmaya çalıştığı kalıpların, unvan hırsının ve o meşhur Rus bürokrasisinin harika bir eleştirisi. Adam müdürünün kızına aşık oluyor, ama statüsü yetmiyor. Sonra ne mi oluyor? Köpeklerin birbirine mektup yazdığına inanmaya başlıyor! Poprişçin’in neden delirdiğini sanıyorsunuz? Sadece bir kız meselesi mi? Hayır, hayır! Mesele çok daha derin, tam bir sistem eleştirisi! Gogol o kadar usta bir yazar ki, Poprişçin'in zihnindeki o bulanıklığı okurken, bir noktadan sonra "Mantıklı aslında, neden köpekler yazışmasın ki?" diyebiliyorsunuz. Poprişçin'in köpeklerin mektuplarını okuduğunu sanması aslında bir kaçış. Çünkü o köpekler bile (Meci ve Fidel), Poprişçin'den daha "sosyal" bir hayat yaşıyor gibi görünüyor gözüne! İşte gerçek edebiyat budur! Sizi karakterin dünyasına öyle bir hapseder ki, kitabın kapağını kapattığınızda kendi akıl sağlığınızı kontrol etme gereği duyarsınız. Dostoyevski boşuna "Hepimiz Gogolun Paltosundan çıktık" dememiş. Şimdi gelelim bu metnin sahnelerimizdeki iki dev ismine! Gogol’un bu ölümsüz karakteri Poprişçin, Türkiye’de iki farklı ekolün elinde adeta yeniden doğdu. Hangi performansı izlerseniz izleyin, aslında iki farklı "delilik" tanımıyla
Bir Delinin Hatıra DefteriNikolay Gogol · İndigo Kitap · 202117,5bin okunma
10/10
·80 syf.··
Beğendi
·
2026 93. kitabı
Dünya medyasında Kuzey Kore ismi geçtiğinde, genellikle distopik bir film senaryosunu andıran, akıl dışı iddialar servis edilir. "Kuzey Kore bir hapishane, insanlar aç, herkes robot gibi" hikayeleriyle büyüdük, değil mi? Ama gerçekler, bize ezberletilen o karikatürden çok farklı. Elimde KDHC Sosyalist Anayasası var; hani o "kapalı kutu" dedikleri yerin kendi anayasası. Okuduğunda anlıyorsun ki, biz aslında Kuzey Kore’yi değil, bize anlatılan o korku masalını tanıyoruz. Elimizdeki bu Sosyalist Anayasa metni, sistemin gerçek işleyişini ve halkın yaşam standartlarını yasal bir zırh gibi savunmaktadır. Mesela Kuzey Kore'de "İnsan hakları yok" diyorsunuz ya: Bu anayasanın 72. ve 73. maddelerini bir okuyun. Dünyanın kaç ülkesinde konut, eğitim ve sağlık hizmeti sadece bir "hizmet" değil, devletin yerine getirmek zorunda olduğu anayasal bir ödev? Biz burada kira ödemek için ömrümüzü çürütüyoruz, adamlar anayasalarına "Devlet her vatandaşına modern konut sağlamakla yükümlüdür" diye madde koymuş. Ya da "Ordu her şeyin üstünde" masalı: Evet, orduları güçlü; ama o ordu bizdeki gibi sadece kışlada beklemiyor. Songun dedikleri o sistemle askerler köprü yapıyor, baraj inşa ediyor, devasa konut projelerinde en ön safta çalışıyor. Yani ordu, halkın sırtındaki bir yük değil, kalkınmanın motoru. Emperyalist baskı altındaki bir ülkenin kendini koruması suç mu? Anayasa (Madde 72 ve 73), dünyada eşine az rastlanır bir şekilde tamamen parasız ve zorunlu eğitimi ile ücretsiz genel sağlık hizmetini bir devlet ödevi olarak tanımlar. Kitapta açıkça görüleceği üzere, KDHC’de sağlık bir ticari mal değil, en temel insani haktır. Hastanelerde para geçmez; tedavi, ilaç ve bakım devletin asli yükümlülüğüdür. Batı medyasının 90'lardaki kıtlık görüntülerinden kalma o bayat ekmeği çiğnemeyi
Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti Sosyalist AnayasasıKolektif · Sancı Yayınları · 202010 okunma
10/10
·215 syf.··
Beğendi
·
2026 92. kitabı
Romeo, Juliet ve Karanlıklar' romanını okuyup bitirdiğimden beri kafamın içinde Prag sokaklarında dolaşıyor gibiyim. Shakespeare’in o meşhur trajedisini bilirsin yazar o hikayeyi alıp 1942 yılının Nazi işgali altındaki Prag’ına (Çekya) fırlatmış. Tabi bu sefer düşman aileler yok, bu sefer düşman bizzat o dönemin 'karanlığı', faşizm ve ölümün ta kendisi…. İnsanın en büyük sınavı, her yer zifiri karanlıkken o küçücük ışığı korumaya çalışmasıymış. Hikaye, Heydrich suikastının hemen sonrasında geçiyor. Şehirde sıkıyönetim var, her köşe başında bir Faşist Alman askeri bekliyor ve en ufak bir şüphede insanlar kurşuna diziliyor. İşte böyle bir cehennemin ortasında Pavel adında gencecik bir çocukla tanışıyoruz. Pavel, bir parkta Ester’le karşılaşıyor. Ester bir Yahudi ve toplama kampına gönderilmemek için kaçmış, gidecek hiçbir yeri yok. Pavel ne yapıyor biliyor musun? Hiç düşünmeden, o büyük korkuya rağmen Ester’i babasının terzi atölyesinin yanındaki o daracık, tozlu tavan arasına saklıyor. Haliyle kimsenin kimseye tahammülü olmayan bu çağda Pavel benim inanılmaz saygımı kazanıyor…. Evet hikayemiz bu şekilde ve orada başlıyor. O tavan arası dediğin yer normalde klostrofobik bir hapishane gibi olmalı, değil mi? Ama Pavel ve Ester için orası dünyanın en güvenli, en kutsal limanı haline geliyor. Dışarıda sirenler çalıyor, tank paletleri asfaltı ağlatıyor, hoparlörlerden idam edilenlerin listesi okunuyor ama o odanın içinde zaman duruyor. Ben okurken o tavan arasındaki toz kokusunu, o iki gencin birbirine fısıldadığı umut dolu kelimeleri resmen duydum. Yazarın dili öyle şiirsel ki, sanki o karanlığın ortasında lirik bir melodi çalıyor. Pavel ona yemek götürüyor, kitap götürüyor ama en önemlisi ona 'yaşama ihtimalini' götürüyor… Kitabın ismindeki 'karanlıklar' vurgusu beni
Romeo, Juliet ve KaranlıklarJan Otchenachek · Yar Yayınları · 202115 okunma
Kitap hakkında söylemek istediklerimin 1/4'ü
10/10
·243 syf.··
Beğendi
·
2026 88. kitabı
Yazarı: Aslen Aydın-Şirinceli bir Rum olan Dido Sotiriyu'dur Şirince, Aydın il sınırına ve Kuşadası'na oldukça yakın bir konumdadır. Dido Sotiriyu, Şirince'den "Aydın eyaletinin bir köyü" olarak bahseder. Bunun sebebi, Osmanlı döneminde Selçuk'un (o zamanki adıyla Ayasuluk) ve Şirince'nin (Kırkınca) idari olarak Aydın Sancağı'na bağlı olmasıdır. Şirince'nin eski adı Kırkınca veya halk ağzındaki adıyla Çirkince'dir. Cumhuriyet'in ilk yıllarında İzmir Valisi Kazım Dirik'in talimatıyla ismi resmen "Şirince" yapılmıştır. Bu bilgiyi verdikten sonra kitabımızdan devam edelim :))) Manoli Aksiyotis kitabımızın kahramanı... Empati yapabilen herkes onunla oturup bir sofrada bağdaş kurabilir... Manoli olsaydım söyleyeceklerim şunlar olurdu "Bizim buralarda, incir ağaçlarının gölgesinde büyürken kimse bize komşumuzun dilinin veya dininin bir gün aramıza uçurumlar açacağını söylememişti. Şirince’nin yokuşlu sokaklarında, Türk ve Rum çocukları aynı tozlu yollarda koşturur, aynı güneşin altında terlerdik. Ekmek aynı fırından çıkardı. Toprak, kimin ona hangi dilde dua ettiğine bakmaz; sadece kimin onu sevgiyle çapaladığına bakardı. Sonra o kara bulutlar geldi... Silahlar patladığında, sadece bedenler değil, bin yıllık bir komşuluk da vuruldu. Ben Manoli; gurbetin soğuk rüzgarlarında savrulurken, kalbimde hep o Anadolu’nun sıcaklığını taşıdım. Arkamda bıraktığım sadece bir ev, bir bahçe değildi; çocukluğumun geçtiği o uçsuz bucaksız dostluktu. Şimdi bu kıyıdan karşıya, o mavi suların ötesine bakarken tek bir şey fısıldıyorum rüzgara: Benden selam söyle Anadolu'ya... Toprağına, suyuna, insanına... Biz birbirimizi öldürmek için değil, beraber yaşamak için yaratılmıştık. Varsın tarihler bizi ayırsın, bu toprakların kokusu hala genzimizde, bu vatanın
Benden Selam Söyle AnadoluyaDido Sotiriyu · Alan Yayıncılık · 2017777 okunma