Bu kitabı okurken sık sık durup düşündüm. Çünkü sayfalar ilerledikçe bir metin okumaktan çok, içinde yaşadığımız çağın fotoğrafına bakıyormuşum gibi hissettim. Gürültülü, hızlı, yönsüz ve çoğu zaman kafa karıştırıcı bir dönemin tam ortasında “insan”ı yeniden konuşmaya açıyor.
Yazar, geçmişi nostaljik bir alan olarak değil; bugünü anlamak için yüzleşmemiz gereken bir zemin olarak ele alıyor. Tanzimat’tan Cumhuriyet’e, entelektüel kırılmalardan bugünün düşünsel dağınıklığına uzanan çizgide aslında hep aynı sorunun etrafında dolaşıyoruz: Neden hâlâ güçlü bir düşünce zemini kuramıyoruz?
Kitap bana şunu düşündürdü: Belki de sorun sadece sistemlerde, ideolojilerde ya da dönemlerde değil; zihinsel konforumuzda. Kolay cevaplara alışmış olmamızda. Eleştirel düşüncenin yerini sloganların almış olmasında. Yazarın yaptığı şey tam olarak bu konfor alanını sarsmak. Net, yer yer sert ama kesinlikle düşünmeye zorlayan bir dili var.
Bu kitap teselli etmiyor. “Her şey yoluna girecek” demiyor. Aksine, önce nerede durduğumuzu sorgulamamız gerektiğini hatırlatıyor. Yeni insanın inşası romantik bir hayal değil; bilinçli, entelektüel ve ahlaki bir çaba gerektiriyor diyor adeta.
Okurken altını çizdiğim çok yer oldu. Katıldığım kadar itiraz ettiğim noktalar da vardı ama sanırım en kıymetlisi buydu: beni pasif bir okur olmaktan çıkarıp düşünmeye zorlaması.
Eğer yaşadığımız çağın karmaşası içinde “biz nereye gidiyoruz?” sorusu aklınızı kurcalıyorsa, bu kitap tam da o rahatsız edici ama gerekli soruları masaya yatırıyor. Kolay bir okuma değil ama kesinlikle zihni canlı tutan bir metin.
Benim için bu kitap, cevaplardan çok sorular bıraktı. Ve bazen en değerli şey de tam olarak bu.