Puan vermedi·284 syf.····Okunma: 17 Şubat 2026 18:56 Çiğdem hanım her ne kadar Makedonca öğretiyor olsa da -bildiği diğer Slav dillerinden bahsetmiyorum bile- Türkçe üzerindeki bu hakimiyeti ve elde ettiği üslubu anlatmak için uygun kelimeleri bulmakta güçlük çekiyorum.
Ülkeler, şehirler, sokaklar, insanlar...
***
Metroda, kimliksiz bir karanlığın, umumi bir tünelin içinden yazmak durumundayım bu satırları. Çünkü kitap son nefesini biraz önce avuçlarımda verdi. Kitabın hatırasına bir saygı olarak telefonu elime alıp yazmaya başladım...
Daha önce yazılmış kelimeler ve alelade kurulmuş cümlelerimle beraber, kitabı benden sonra kütüphaneden ödünç alacak okuyucuya teslim edeceğim altı çizili satırlar ve titrek bir el yazısı ile çiziktirilmiş cümlelerim vardı. Şimdi kitabın üzerinden geçme, okuduğu her kitaba olmasa da, seçkin birkaç kitaba dair bir saygı duruşu ve hatıra yazısı olarak kalmak üzere birkaç paragraf daha kaleme almayı sanırım üzerime bir borç bilmeliyim.
Şehirler mi insana siner, yoksa insanlar mı şehre sinmiştir... bu sorunun doğru cevabı sanırım zamana göre değişmektedir çünkü insanın kalbi de -adı üzerinde kalp- sürekli bir değişim halindedir ve bu değişim insanı diri kılar. Bazen insan şehri diri kılar ve bazen şehir insana aradığı hayatın ip uçlarını sunar insana. Bazı şehirlerin elbette bu diriltme eylemine daha hazır ve dirim imkanlarına sahip olduğunu itiraf etmek gerekir. Mesela Zeytinburnu İnsana ne vaad edebilir hayata dair Fatih'in yanında. Önemli olan konum değil, elden ele devredilen bir miras olan ölümü aşma usulleridir.
Ohrid...iki defa gitme imkânını bulduğum eşsiz bir şehir...ve satırlar arasında tebessüm eden bu ismi gördüğümde, tebessüme icabet, refakat ve mukabele etmenin bir mecburiyet olduğunu insiyakî bir şekilde kavrıyor insan. Ohrid gölü kıyısındaki bir gün batımı sahnesinde/hayalinde Ahmet Haşim'in mısralarını bulmak ne Çiğdem Hanım için, ne de benim için zûl kıvamına erişememiş, ancak kutsal bir itaati andırır bir gönül ve teslimiyet meselesidir sanırım...ve sanırım beni Çiğdem Hanıma, bir okuyucuyu bir yazara en çok dîlbeste kılan şey paralel zamanlarda aynı şeylere baktığında aynı şeyleri hissetme şuuru, metinler arası okumalarda parlayıp sönen kutsal ışıkları keşfetme becerisidir. Buna rezonans da denebilir, eşsessizlik de...
Aslında kitap hakkında uzun uzun yazmak istiyordum...kendime dair yaşanmışlıkları, okumuşlukların okunmuşluklara dönüşmesi arzusunu bir kuş gibi avuçlarımda tutmak iç güdüsüne karşı koyuyorum burada.