Dava’yı okurken hissettiğin şey korku değildir; huzursuzluktur. Çünkü ortada net bir tehdit yoktur. Kimse bağırmaz, kimse saldırmaz, kimse “suçlusun” diye haykırmaz. Ama sen baştan sona suçluymuşsun gibi davranıldığını hissedersin.
Okur olarak sürekli şunu beklersin:
“Bir yerde açıklanacak.” Ama açıklanmaz.
“Bir hata vardır.” Ama yoktur.
“En azından mantıklı bir neden çıkar.” Ama çıkmaz.
Bunun yerine, yavaş yavaş şuna alışırsın: Anlamadan savunma yapmaya. Josef K.’nın çaresizliği dramatik değil, gündeliktir. Asıl rahatsız eden de budur. Her şey olağan ilerlerken senin içindeki adalet duygusu aşınır.
Bir noktadan sonra kitap seni şuraya getirir:
“Ya ben de böyle kabullenir miydim?”
Dava’yı bitirdiğinde “ne anlatıyordu?”dan çok şunu düşünürsün:
“Ben ne zaman sesimi kısmaya başladım?”
Ve bu soru, kitabın kendisinden daha uzun süre seninle kalır.
Konusu:
Josef K. bir sabah uyanır ve tutuklandığını öğrenir. Suç yoktur, gerekçe yoktur, açıklama yoktur. Ama süreç başlamıştır. Roman boyunca Josef K. sistemin kapılarını çalar, sorular sorar, cevap arar; her adımda biraz daha içine çekilir. Kafka burada bir davayı değil, anlaşılmazlığı anlatır. Hikâye ilerledikçe suçun ne olduğu değil, suçsuzluğun ne işe yaradığı sorgulanır. Kitap, cevapsız bırakılan sorularla biter ama okurda tek bir his kalır: Sistem, kendini açıklamak zorunda değildir.
— Franz Kafka