Martin Eden İncelemesi
9/10
·517 syf.··
2026 5. kitabı
·
9 günde okudu
·
Okunma: 18 Şubat 2026 23:24
Martin Eden… Bu kitabın kapağını kapattığımda hissettiğim boşluğu tarif etmem çok zor. Bazı kitaplar bittiğinde "Güzeldi" der geçersiniz; Martin Eden ise sizi olduğunuz yere çiviler, hayallerinizle baş başa bırakır. Jack London’ın yarı otobiyografik eseri olması, satır aralarındaki o hayal kırıklığının ve acının gerçekliğini iliklerinize kadar hissettiriyor. Hikayemiz, nasırlı elleri, kaba saba tavırları ve leş gibi tütün kokan kıyafetleriyle bir denizci olan Martin’in, "soylu" ve "eğitimli" bir ailenin evine girmesiyle başlıyor. Martin orada sadece Ruth’a değil; Ruth’un temsil ettiği o kitaplarla dolu, zarif, sanat kokan, "üstün" dünyaya aşık oluyor. Ve işte o an, edebiyat tarihinin en büyük azim öykülerinden biri başlıyor. Martin, o dünyaya ait olabilmek, o "tanrıça" gibi gördüğü kadına layık olabilmek için insanüstü bir çabaya girişiyor. Uykusuz geçen geceler, açlıktan guruldayan bir mide, rehinciye bırakılan tek ceket ve bitmek bilmeyen bir okuma/yazma aşkı… Martin’in o köhne odasında, gaz lambasının ışığında verdiği savaşı okurken, siz de üşüyor, siz de acıkıyorsunuz. Onunla birlikte her reddedilen taslakta yıkılıyor, her yeni öğrenilen kelimede heyecanlanıyorsunuz. Ancak kitap sadece bir başarı öyküsü ("fakir oğlan çok çalıştı ve başardı") olsaydı, bu kadar sarsıcı olmazdı. Kitabın asıl vurucu tarafı, "farkındalık" denilen o lanetli hediye. Martin kendini geliştirdikçe, hayran olduğu o burjuva sınıfının, o "elit" insanların aslında ne kadar sığ, ne kadar ezberci ve ne kadar şekilci olduklarını fark etmeye başlıyor. Cehaletin o sıcak, konforlu mutluluğundan çıkıp, bilginin ve gerçeğin buz gibi yalnızlığına sürükleniyor. Kitabın bana en çok dokunan yeri de burasıydı: Ulaşmak için canını dişine taktığı zirvenin, aslında aşağıdan göründüğü kadar manzaralı olmadığını anlaması. İnsanlar onu Martin olduğu için değil, "başarılı" olduğu, etiketi olduğu zaman sevmeye başlıyorlar. Bu ikiyüzlülük karşısında Martin’in yaşadığı tiksinti, kitabı okuyan herkesin boğazına bir düğüm gibi atılıyor. Elbette bir okur olarak kitabı göklere çıkarırken, eleştirmem gereken yerleri de görmezden gelemem. Kusursuz bir kitap mı? Bence değil. Öncelikle kitabın temposu, özellikle orta kısımlarda ciddi anlamda düşüyor. Jack London, Martin’in entelektüel gelişimini kanıtlamak istercesine bizi yoğun bir felsefi bombardımana tutuyor. Herbert Spencer hayranlığı, Nietzsche referansları ve uzun uzadıya anlatılan evrimsel tartışmalar, felsefeye özel bir ilginiz yoksa sizi biraz yorabilir, hatta "Tamam Martin, anladık çok zekisin, hadi hikayeye dönelim" dedirtebilir. İkinci olarak, yazarın bazı düşünceleri tekrar tekrar vurgulaması (özellikle toplumun sığlığı üzerine olan kısımlar) bazen "kamu spotu" izliyormuş hissiyatı verebiliyor. Toparlamak gerekirse; Martin Eden sadece bir aşk hikayesi ya da bir yazarın doğuş öyküsü değil. Bu kitap bir "uyanış" ve uyanışın getirdiği o derin yalnızlığın kitabı. Hırsın sizi nereye getirebileceğini, ama o geldiğiniz yerin sizi mutlu edip etmeyeceğini sorgulatan bir ayna. Eğer şu an hayatınızda bir şeyler için çabalıyorsanız, kimse size inanmıyorken siz kendinize inanmaya çalışıyorsanız, Martin sizin en yakın dostunuz olacak. Ama uyarayım, sonlara doğru o dostluk yerini derin bir hüzne bırakabilir. Hazırlıklı olun.
Martin EdenJack London · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025135,1bin okunma
·
213 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Emir AKPINAR
Gönderi Sahibi
İncelemeyi yazarken hikayeyi üstün körü anlatmak istemedim; okurken yaşadığım duyguları ve düşünceleri olduğu gibi aktarmak istedim. Bu yüzden, incelemeyi okuyup kitaba başlayacak kişiler için belki biraz fazla detaylı olmuş olabilir. Daha önce okumuş okurlar olarak farklı bir bakış açısı görmek isteyen okurlar için şimdiden keyifli okumalar dilerim. Umarım “devamını oku” sayısı, beğeni sayısıyla doğru orantılı ilerler 😊