Puan vermedi·779 syf.····Okunma: 14 Temmuz 2023 00:00 Kitap insan ruhunun en kırılgan yerlerine tutulmuş bir ayna gibi. Okudukça şunu düşündüm: Bu dünyada “iyi” olmak neden çoğu zaman “zayıf” olmakla karıştırılıyor? Prens Mişkin’in saflığı aslında bir eksiklik değil, tam tersine insanlığın unuttuğu bir erdem gibi geliyor bana. Herkesin birbirini hesaplarla tarttığı bir ortamda onun içtenliği öyle yabancı duruyor ki, insan ister istemez kendine bakıp “Acaba ben de bu dünyanın alışkanlıklarıyla mı sertleştim?” diye soruyor.
Roman boyunca en çok dikkatimi çeken şey, karakterlerin Mişkin’e bakarken aslında kendi karanlıklarını görmeleri oldu. Sanki o bir insan değil de, başkalarının vicdanını yansıtan bir ayna. Onun yanında duran herkes ya huzursuz oluyor ya da savunmaya geçiyor. Çünkü saf iyilik rahatsız edicidir; kusurları örtmez, görünür kılar. Bence eserin en sarsıcı tarafı da bu: Kötülükten korkmuyoruz ama gerçek iyilikten ürküyoruz.
Fyodor Dostoyevski burada yalnızca bir hikâye anlatmıyor; insan doğasının çelişkilerini adeta cerrah titizliğiyle açıyor. Okurken fark ettim ki romandaki trajedi olaylarda değil, insanların kalplerindeki çatışmada gizli. Herkes seviyor ama yanlış seviyor, herkes mutlu olmak istiyor ama yanlış yoldan gidiyor. Mişkin ise doğruyu biliyor ama bu doğruluk onu korumuyor; aksine onu dünyanın en savunmasız insanı yapıyor.
Kitabı bitirdiğimde aklımda kalan en çarpıcı düşünce şu oldu: Belki de gerçek “budala”, saf kalan kişi değil; saf kalmayı başaramayan bizleriz. Çünkü Mişkin kaybediyor gibi görünse de içindeki ışığı hiç söndürmüyor. Ve bana kalırsa bir insanın gerçek değeri, dünyaya uyum sağlamasında değil; dünyanın karanlığına rağmen içindeki iyiliği koruyabilmesinde saklı.