bu kitap, felsefi bir metinden ziyade, insanın kendi içindeki o karanlık odayla yaptığı en dürüst ve en zalim konuşmadır. Cioran, kelimeleri birer teselli aracı olarak değil, insanın suratına inen birer tokat gibi kullanıyor. Okurken şunu hissediyorsunuz: Dünya, üzerinde yaşanacak bir yer değil; sadece tahammül edilmesi gereken, sonu baştan belli bir fiyasko. Yazarın o meşhur "uykusuzluğu", satırların arasından sızıp sizin de zihninizi karıncalandırıyor; her cümlede sanki bin yıllık bir yorgunluk ama aynı zamanda cinnetin sınırında bir berraklık var.
Kitabın en çok can yakan tarafı, o sinsi haklılığı. Cioran, kutsal saydığımız her şeyi aşkı, inancı, idealleri, hatta yaşama isteğinin kendisini birer "fanatiklik türü" olarak yaftalayıp önümüze attığında, içten içe ona hak vermenin iğrenç hazzını yaşıyorsunuz. "Bir ideali olan herkes potansiyel bir katildir" dediği an, tarihin ve kendi hırslarımızın ne kadar kanlı olduğunu fark edip irkiliyorsunuz. Bu kitap benim için bir rehber değil, bir ayna. Ama pürüzsüz, güzel gösteren bir ayna değil; insanın en çiğ, en zavallı ve en çıplak halini gösteren, çatlaklarla dolu bir metal parçası.
Sonuçta bu kitabı bitirdiğinizde elinizde "bilgi" kalmıyor, sadece devasa bir boşluk kalıyor. Ama tuhaf bir şekilde, o boşluğun içinde ilk kez özgür olduğunuzu hissediyorsunuz. Cioran bize umut vaat etmiyor; tam tersine, umudun en büyük prangamız olduğunu söyleyerek bizi o yükten kurtarıyor. Çürümenin Kitabı, hayata karşı bir zafer kazanmanın değil, yenilginin ne kadar estetik ve kaçınılmaz olabileceğini kabul etmenin metnidir. Onu okuduktan sonra sabah uyandığınızda güneş aynı güneş olabilir ama sizin için o artık sadece "çürüme sürecini hızlandıran bir ışık kaynağı" haline geliyor.