·98 syf.··Beğendi
···Okunma: 19 Şubat 2026 00:06 Merhaba sevgili okur,
Selçuk Baran, kalemine hayran olduğum yazarlardan. Öylesine iddiasız ve öylesine iddialı. Büyük büyük hikayelerin değil de küçücük hayatların, bu da var, dediğimiz detayların yazarı. Kitap, birbirine göbek bağıyla bağlı 5 kısa öyküden oluluyor. Aslında öykü biçiminde hazırlanmış bir roman.
Yazarın bir diğer başarısı da siyasetten bahsetmeden dönemin siyasi ve toplumsal iklimini okura hissettirmesiydi. İnsanların kent yaşamı içinde sıkışmış varlığının, planlı ve hızlı hayatın içinde eriyip gitmesini okuyoruz. Kitabın son öyküsü olan “Tortu” edebî zekasının ürünüydü. Selçuk Baran’ın kalemini sevenlere tavsiye ederim efenim.
Öykülerden, kendi duygu dünyamda bıraktıkları izlenimleri yönünden kısaca bahsetmek istiyorum:
*** Ablam: Bezgin bir kasabada, ablasıyla arasında yaş farklı olan, küçük çocuk olmakla ergen olmak arasına sıkışmış bir kardeşin gözünden ablasını, daha çok da bir genç kızın ve hatta birçok genç kızın sıkışmış hayatını okuyoruz. Kötü bile olsa seçim yapma özgürlüğünün olmasının önemini oldukça sıradan bir şekilde anlatıyor yazar. Ayrıca sevildiğini hissetmek de hissettirmek de hiç de zor bir iş değilmiş dedirtiyor: “Bunları ben gelmeden önce almış. Benim için. Terliklerimi de Bursa'dan getirtmiş. Ben gelmeden çoook önce. Düşün, ya gelmeseydim, ya terlikler ayağıma uymasaydı... Ama bak, ben geldim ve terlikler de tıpatıp uydu ayaklarıma. İşte böyle bir adam o.”
“Bizim kasabada aslında oya işlemesini bile bilmezdi kadınlar. Böyle ince işlere ayıracak zamanları mı yoktu, hevesleri mi? Yürekleri öylesine kuruyup kalmış mıydı yoksa?”
*** Arif Hikmet Bey: Bezgin ve bahtsız kasabanın velinimeti olan bir isim Arif Hikmet Bey, adı var kendi yok. Ne iş yaptığı bile belli olmayan ama onların deyimiyle Tanrı’dan sonra adı anılan, sözünden çıkılmayan, hatta söylediği parite oy verilen bir adam. Varlığını belli eden tek şey para. Kasabaya tek hayrı elini uzattığı kim varsa o kişinin ihya olması ve ailesine para gönderebilemesi. Bu seferki şanslı (kim bilir belki de şanssız) isim de Halim.
“Hayatta kalabilmek için para gerekliydi insanlara. Oğul, kardeş, amca sevgisiyle yaşanmaz, ekmekle yaşanırdı çünkü. Geride kalanlar zamanla bu duruma alışır, özlemlerini unuturlardı. Sevgi unutuluyor, gereksinilir bir şey olmaktan çıkıyor demek kimi durumlarda.”
*** Konak: Büyük şehre gelen Halim burada Arif Hikmet Bey’in adının Beyefendi olduğunu öğrenir. Gelir gelmez onu karşılayan Hüseyin’i çok sever: “Çünkü ilk andaki duygularımda yanılmış olamazdım. Sıcacık, dost bir insandı o. Her zaman, her yerde kolay kolay bulunamayacak bir insan. Birden onsuz yapamayacağımı anladım.” Öykü formunda yazılmış roman parçasının bir bölümü olan “Konak” Halim’in şehir hayatı, varlıklı insanların sıkışmış yaşamı ve zamanın farklı akışı ile tanışmasının hikayesi.
“Kasabada, yalnızca günler değil, saatler bile ağır ağır akardı. Tıpkı Ağustos sıcağında soğuk su gibi… Ama Arif Hikmet Bey in konağında durum başkaydı. Dakika sektirmeye gelmiyordu.”
“İçimizden konuşmak gelmezdi. Konularınızı kısıtlamak zorunda olduğunuzu bilirseniz, sözlerinizin başka biçimde yorumlanmasından korkarsanız, hele hele karşımızdakilere güvenemezseniz ne konuşabilirsiniz ki? Bu durumda sussak daha iyi olurdu tabii.”
*** Zekiye: Kitabın en uzun öyküsü “Zekiye” yazgı ve özgürlük kavramları arasında, ahlâk ve dürüstlük sorgulaması yaptıran bir bölümdü. Zekiye, hem sorgulatan hem de yargılamadan dinleyen sıcak bir dost gibiydi. Halim’in ablası için ne yapacağını bilemez hâli Zekiye’de dik duruşlu bir tavıra dönüşür.
“Şu televizyonu aç bari.”
"Beyin yıkama saatimiz geldi. Karnımız doyunca önce elimizi, ağzımızı, sonra da beynimizi yıkarız. Temiz çocuklarız biz."
“Herkes birbirinin yaşantısını merak ediyor," dedim, "Kimse memnun değil mi yoksa hayatından?”
“Ben yazgıma boyun eğerim. Eğer bu bir yazgı olsaydı gene eğerdim. Boyumun kısa oluşundan yakınıyor muyum? Hayatın doğal güçlerine boyun eğerim seve seve. Ama birtakım insanlar bir yazgı gibi egemen olmaya kalkışırlarsa, bu sıkıcı oluyor, dayanamıyorum."
“Dürüstlükle ahlâk neden her zaman bağdaşmıyordu?… dürüstlük mü, yoksa ahlâk mı önemli?"
Mutlu değiller. Üstelik artık hiç mutlu da olamazlar. Cünkü her şeyleri var zaten. Yani bir eksikleri yok ki, giderip sevinsinler.
“Yanılmak suç mudur dersin?"
“Kötülüğe karşı savaşmaya kalkanlar kötülük yaparsa... Eğer onlar kötülük yapar, yalan söylerlerse... Bir sevgi, bir güven sonradan tiksintiye dönüşürse... Söylesene, o zaman insan yaşayacak umudu nereden bulabilir?
“Gideceğimiz bir yer vardır nasıl olsa. Bir yer buluruz sonunda. Araya araya buluruz. Olmazsa birlikte yok oluruz.
“Geleceğimiz elbette bulanıktı ama parlak düşlerle, başkaldırma masallarıyla ya da bizim olmayan ve hiçbir zaman bize verilmeyecek olan bir yaşam görüntüsüyle renklendirilmemişti hiç değilse.”
*** Tortu: Baştan beri biriken duyguların dibe çöken tortusunu anlatıyor Selçuk Baran. İnsanın içini ısıtırken bir taraftan da okuru kendi hayatının tortusuna bakmaya yönelten bir hikaye. Yazarın diğer kitaplarındaki gibi bu kitapta da kim daha haklı belli değil ama hikayenin tortusuna bakınca kimin haklı olduğunun da bir önemi kalmıyor zaten.
“Alman atasözü söylediler: "Küçük ama benim."
“Yeni bir hayatla ne mi demek istedim? Biz eskiden kentte yaşardık. Şimdi uzaktan bakınca, kent hayatını şöyle bir düşününce, diyorum ki, herkes hapı yutmuş durumda. Neyse ki, kimse sezinlemiyor bunu. Hapı yuttuğunuzun farkında olmadıkça her şey iyi ve güzel. Bir an kuşku duyarsanız, kendinizi çalışmaya verirsiniz, para kazanmakla avunursunuz, televizyon seyreder, içki, sigara içersiniz. Böylece tüm korkularınızı bastırırsınız. Bastırdığınızı sanırsınız.”
“Toplum güvenliği dedikleri şey, aslında kişisel güvensizliğin yarattığı korkudur. Yargı, bir tür kişisel savunmadır. Çünkü toplumda kıstırılmadan yaşamak olanaksızdır.”
“Karım sevdiği adamı bıraktı. Şimdi o sevgiden arta kalan tortuyu taşıyor yüreğinde. Beni, öteki adamı sevdiği gibi sevemeyen bir kadına duyduğum aşk, büyüden, yaratıcılıktan yoksundur artık. Ben de bir tortu taşıyorum yüreğimde. Ama ikimiz de yakınmıyoruz. Çünkü bizim gibi olanlar, gerçek hüznü yaşayanlar sizin anlayacagınız, yakınmayı bilmezler. Bizim gibi toptan bir vazgeçişe başvurmak zorunda kalanlar yakınmayı bilmezler; başkaldırmayı da. Elimizde kalanlar yaşadığımız günlerin bir tortusudur. Şu gün ne veriyor, bilmiyoruz. Yıllar sonra tortusunu tadınca bileceğiz.”
“Ama ben savaşamam. Çünkü nefret etmesini bilmem. Bağışlar dururum. Bu yüzden karımın bana kızdığı olmuştur. Ben bağışlarım. Geriye hüzün kalır. Bütün bunları neden mi anlatıyorum? Benimkisi böyle bir hayat işte. Dibe çökmüş bir hayat. Bunun için ağır. Bunun için hüzünlü.
Ama benim hayatımdır; benim, bizim hayatımız. Yaşanan bir hayat belki bir örnek olabilir. Belki duyan birinin işine yarar. Olur ya... İşte onun için beyim.”