·190 syf.····Okunma: 19 Şubat 2026 23:25 “Tek başıma kaldıramayacağım kadar insan vardı içimde.”
İki tür canlıyla ve onların çektiği acılara empati yaptığında kalbim uzun süre kırık kalıyor; çocuklar ve hayvanlar. Üstelik ilk cümledeki gibi, her birini tüm acılarıyla biriktiriyorum içimde. Benim içimdeki dolmakalemi de dürten bu sanırım, üstelik, üstümde beyaz gömlek varken.
Emile Ajar’ın yazdığı Onca yoksulluk varken, Momo ve Madame Rosa’nın hikayesini okurken de tam böyle oluyor. Tam gülümserken canımın yandığı bir yer oluveriyor. Sonra gülüşlerimle, acılarım birbirlerini baskılamaya çalışıyor. Kitabın üç bölümü var aslında ilk bölüm karakter tanıtımları ile geçiyor ama sanmayın ki karakter tanıtımları sadece ilk bölümde var, iki ve üçüncü bölümde de Madem Rosa’nın sözüm ona yetimhanesine onlarca insan girip çıkıyor, tabii Momo’nun hayatına da. Tüm karakterler aslında o bildiğimiz mahalle kültüründen çıkma karakterler, Hikaye her ne kadar Fransa’da geçse de tüm karakterler tanıdık.
Tanıdık bir dışlanmışlık var her birinde, tanıdık bir hor görülmüşlük,
tanıdık bir yabancılık,
tanıdık bir istenmeyişlik.
Ama tüm bunlardan kaynaklı tanıdık bir insanın insana sığınması hikayesi Onca Yoksulluk Varken.
Dil, din, ırk, cinsiyet, yaş farklarını gözetmeksizin insanın şefkat duyabileceğinin hikayesi.
Buradan sonra Spoiler devreye girer
Kısaca özetleyecek olursak, Madam Rosa eski bir fahişedir. Yaşlandıktan sonra ise diğer fahişelerin çocukları için (Yasalar fahişelerin çocuklarını sosyal hizmetlere almaktadır.) bir kreş işletmektedir. Kreşte ise en büyük çocuk Momo’dur (Muhammed)
Demiştim ya kitap bence üç bölümden oluşuyor, ilki daha önce anlattığım tanışma, ikincisi, çocuk olma ve üçüncüsü yetişkin olma üzerine. Çocuk Momo’nun bölümleri inanılmaz eğlenceli ve gerçekten bir çocuğun ağzından anlatılmış gibi. Bu bölümde Momo’nun babasının gelmesi ve Momo’nun aslında 10 değil, 14 yaşında olduğunu öğrenmesi ile yetişkinlik bölümüne bağlanıyor. 4 yaşın aslında ne kadar çok şey değiştirdiğinden bahsederken, bir yandan da o dört yaştan çok önce bu çocukların büyümek zorunda olduğuna parmak basıyor. Bundan sonra Madam Rosa’nın sağlık sorunları nedeni ile Momo onun tüm bakımını üstleniyor ve trajedinin ritmi daha da yükseliyor.
Tabii yazar okuyucuya bir umut vermek zorunda işte burada Nadine, bir anda Momo’ya sevgi veren o sarışın kadın devreye giriyor. Okuyucu istemsiz bir güvensizlik duysa da “Momo sonunda bu kadının yanına geçse, bir ailesi olsa ne güzel olur.” diye geçiriyor içinden.
Sonlara doğru Momo; “İnsanlar doğmamış bebeklerini aldırırlarken, yaşlanmış insanları zıbartamamaları ne büyük haksızlık.”
İstemsiz bu cümlenin içine düştüm.
Madam Rosa’nın son günü Momo’nun onu hastahane yerine Yahudi Deliğine götürmesi ve cesedi ile günlerce kalması. Tanrım dedim; yalnız kalma korkusu, ne büyük delilik kapısı.
Yine de yazarın kitabı mutlu sona bağlaması ve Nadine ile Roman’ın yanına yerleşen Momo, gülümsetti. Hayat zaten yeterince acı, bari sonlar mutlu olsa.
Kitap bitti ve sanki o kitabı Momo yazmış gibi hissettim, Hatta kitabın isminin Mumammed’den Sefiller olduğunu hissediyorum.
Madame Lola benim bu hikayedeki üçüncü karakterim kesinlikle. Senegalli, eski boksör travesti, anne olmak isteyen ancak vücudunun buna izin vermediği, muazzam karakter.
Çeviri, Işık Ergüden için ise söylenecek hiçbir şey yok kesinlikle baştan sona kitabın akmasını o çocukça kelime yanlışlarını muazzam kotarmış.
Sevgilerimle