Yüz Yıllık Yalnızlık, gerçek ile hayalin sınırlarını eriten, zamanı doğrusal bir akış olmaktan çıkarıp dairesel bir yazgıya dönüştüren büyüleyici bir romandır. Gabriel García Márquez bu eserde yalnızca Buendía ailesinin hikâyesini anlatmaz, hafızanın, unutmanın ve insan kaderinin tekrar eden döngülerini anlatır, Macondo bir mekân olmaktan çıkar ve yaşayan bir bilinç gibi romanın her satırına siner. Romanın en çarpıcı tarafı olağanüstü olanı sıradan bir gerçeklik gibi sunma cesaretidir, uçup giden bedenler, bitmek bilmeyen yağmurlar ve ölülerle yapılan sohbetler gariplik yaratmaz, hayatın doğal uzantıları gibi akar, büyülü gerçekçilik burada bir süs değil gerçekliğin kendisini kavrama biçimidir. Buendía ailesinin kuşaklar boyunca süren yalnızlığı bireysel bir duygu olmaktan çıkar ve kalıtsal bir kader hâline gelir, karakterler ve isimler tekrar eder, zaman ilerlemez yankılanır, insanlar değiştiklerini sanırken aynı yazgının içinde dolaşır. Márquez’in dili şiirsel ama akışkandır, okur olayları takip etmekten çok bir atmosferin içine çekilir, anlatı mantıkla değil sezgiyle kavranır. Roman bittiğinde geriye yalnızca bir aile destanı değil, hafızanın kırılganlığına, hayatın döngüselliğine ve yalnızlığın evrenselliğine dair derin bir yankı kalır, eser okunduktan sonra bitmez, zihinle birlikte yaşamaya devam eder.