Geçenlerde okuduğum “Osmanlı materyalistlerine, Osmanlı ateistlerine cevap” niteliğinde bir romanımız vardı. Amak-ı Hayal. O romanda Filibeli Ahmet Hilmi, batının materyalist fikirlerini Osmanlı’da yaymaya çalışan isimlere karşı, İslamiyeti, özellikle vahded-i vücud anlayışını savunuyordu. İşte o materyalist, ateist denilen isimlerden biri de bugün inceleyeceğimiz Baha TEVFİK’ti. Materyalist sıfatını bu videoda sıkça kullanacağım, o yüzden bilmeyenler için açıklayayım. Kainatta olan her şeyin, maddeler veya maddelerin etkileşimlerinin sonucu olduğunu savunan. Doğa üstü, fizik ötesi hiçbir şeye inanmayan bir görüş.
Yaklaşık 1 aydır Baha Tevfik’le ilgili araştırmalar yapıyorum. Kendisinin 3 kitabını okudum. Bu kitaplar 1911 - 1912 yılları arasında yazılmış kitaplar. Niçe hayatı ve felsefesi, Bir tabiat âliminin dini ve Feminizm kitabı… Biri araştırma, diğer ikisi çeviri kitaplar olsa da Baha Tevfik bu kitapların sonuna kendi fikirlerini eklediği bölümler koymuş. Bu sayede onun ne düşündüğünü de görebiliyoruz. Zaten, kitapları inceleyeceğiz ama önce Baha Tevfik’in hayatına bir bakalım, zaten kısa sürer 29 yaşında çok genç yaşta vefat etmiş biri… Hatta şöyle yapalım. Baha Tevfik’ten önce, Osmanlı’ya materyalizmi, pozitivizmi getiren adamı konuşalım. Beşir Fuad’ı konuşalım, çünkü bu adam, aynı fikri savunan savunmayan herkesi derinden etkilemiş biri.
Beşir Fuad 1852 doğumlu. Adana ve Maraş mutasarrıflığı yapmış Hurşid Paşa’nın oğlu. Batı yönlü, iyi eğitim almış kendini geliştirmiş biri. İngilizce, Almanca ve Fransızca bildiği için batıdaki felsefi ve bilimsel gelişmeleri günü gününe takip edebiliyor. Edebi bir eseri yok ama biyografilerdir, denemelerdir, sık sık gazetelerde yazan, çekinmeden görüşlerini savunan biri. Aydın çevrelerinde de sevilen biri. Ahmet Mithat Efendi’yle,, Muallim Naci ile arası iyi, Ahmet Mithat’ın dergisinde yazıyor zaten, Namık Kemal’le ama atışıyorlar, tabii epey görüş farklılığı var. Namık Kemal romantizm etkisinde, Beşir Fuad romantizmden nefret ediyor.
Oğlu’nun adı Namık Kemal ama ne hoş değil mi? İşte bu oğlu Namık Kemal, daha 1 yaşındayken kızılcık hastalığından vefat ediyor. Beşir Fuad, felsefesinde, görüşlerinde bu yasla başa çıkabilecek, … gücü,, diyeyim, bu yasla başa çıkabilecek gücü bulamıyor. Üstüne annesi de psikolojik bir rahatsızlıktan uzun süre sıkıntı çekip vefat edince Beşir Fuad çok büyük bir boşluğa düşüyor. Bir süre düşünmemek için belki,, alkolle, metreslerle falan oyalansa da, fayda etmiyor ve 1887 yılında 35 yaşındayken zaten uzun süredir planladığı intiharını gerçekleştiriyor. Ve çok ilginç belki de kendi ölümünü yazan ilk yazardır. Bileklerini kestikten sonra, hissettiklerini ölümü tamamlanana dek kağıda döküyor. Şunları yazıyor:
“Ameliyatımı icra ettim, hiçbir ağrı duymadım. Kan aktıkça biraz sızlıyor. Kanım akarken baldızım aşağıya indi. ”Yazı yazıyorum, kapıyı kapadım.” diyerek geriye savdım. Bereket versin, içeri girmedi. Bundan tatlı bir ölüm tasavvur edemiyorum. Kan aksın diye hiddetle kolumu kaldırdım. Baygınlık gelmeye başladı..."
Sevilen biriydi demiştik ya haber duyulunca İstanbul’da peşi peşine intiharlar başlıyor. Hatta gazetelerin, intihar haberi yapması yasaklanıyor. Vasiyetinde bedenini kadavra olarak Tıbbiye’ye bağışladıysa da, Beşir Fuad’ın bu isteği yerine getirilmiyor. Cenaze namazı da kılınmıyor.
Beşir Fuad’ın bu hüzünlü hikâyesi, Osmanlı aydınlarında bir telaşa sebep oluyor. Aslında önce Beşir Fuad’ı anlatmamın sebebi bu telaştı. Çünkü bu telaşın Baha Tevfik’e yansımasını göreceğiz. Baha Tevfik, Beşir Fuad’dan 20-30 yıl sonra eser veren biri. Beşir Fuad öldüğünde Baha Tevfik daha 3 yaşında. Materyalizme karşı olan bu telaşı, Ahmet Mithat Efendi’nin direkt adı Beşir Fuad olan kitabında çok net görüyoruz. O kitapta Beşir Fuad’la nasıl tanıştığını, onun nasıl bir adam olduğunu, nasıl intihara sürüklendiğini anlatırken, materyalizmi de bu konuda, işte bu manevi güç eksikliği konusunda eleştiriyor.
Bana göre de; Dünya çok çok kötü bir yer arkadaşlar. Hele ki, hassas bir kalbiniz varsa cehennemdir diyor ya Goethe. Klişe ama doğru. Afetler, savaşlar, cinayetler, epsteinlar… Hiçbir şey olmasa bile yaşlanmak var, açlık var, bin bir çeşit hastalık var.. ölüm var yaa. Vallahi dünya çok kötü bir yer. İnsan bu acizlikte, tutunmak için, doğa üstü bir güç arıyor. Bu kötülüklerin, cezasını arıyor, bu kısa ömrünün, devamını arıyor. Dünya böyleyken… materyalist olmak için arkadaşlar, çok güçlü bir benliğe, çok dirayetli bir bilince, ihtiyacınız var... Bunu yadsıyamam yani. Ben birine bi fikrimi falan söylerken, 50 kere düşünüyorum yani.
Haydi geçelim Baha Tevfik’e.
Baha Tevfik arkadaşlar, 1881 İzmir doğumlu, rüştiyeyi de İzmir’de bitirip yüksek öğrenimini İstanbul’da Mekteb-i Mülkiye’de tamamlıyor. Kısa bir memurluk, katiplikten sonra Rehber-i İttihad-i Osmani Mektebi diye özel bir okul var 29 yaşında karaciğer rahatsızlığı sebebiyle vefat edene kadar orada Felsefe hocalığı yapıyor.
En önemli işi, bir İlmi Felsefi Kütüphane ile bir Felsefe Mecmuası dergisi çıkartmasıdır. Zaten benim okuduğum 3 kitap ve daha onlarca kitap,, bu kütüphaneden çıkma. Yani neler yok ki, yıl 1911, Odette Laguerre’den feminizm kitabı, Niçe, Ernst Haeckel’den Vahded-i Mevcud kitabı, Schopenhauer, Anarşizmin Osmanlıcası, Alfred Fouillee’den Felsefe Tarihi, Buchner’den Madde ve Kuvvet, daha neler neler yani saymakla bitiremem. Bu adam bunları 1911 yılında literatürümüze kazandırıyor.
Bunca felsefi düşünceyi hem çeviri olarak hem kendi görüşleriyle yaymasının sebebi felsefeyi bilmin başı olarak görmesinden kaynaklanıyor. Yani dünün felsefesi bugünün bilimidir. Bilimsel tüm ilerlemeler, felsefe ile başlamıştır diyor bu yüzden bizim –bilimde, teknolojide geri kalmış- vatanımıza bu felsefeyi öğretmemiz lazım diyor.
Bir Tabiat Aliminin Dini, off bu, efsane bir kitaptı. Tarihin hiç bilmediğim odalarında gezindim resmen. “Vahded-i Mevcud” bakın Vahded-i Vücud demiyorum. O bizden çıkma, bu Vahded-i Mevcud. Almanlardan çıkma bir inanç. Orijinal adı Monizm diye geçiyor. Bircilik. Bizdekiyle epey benziyorlar zaten. Farkını anlatmaya çalışacağım. Önce, nasıl ortaya çıkmış ona bakalım.
Almanya’da 1898’de, Natüralistler Derneği’nin 75.senei devriyesi toplantısında, bir üyenin sorusu üzerine, Ernst Haeckel kendi görüşleriyle ilgili uzun bir cevap veriyor. İşte bu cevabı gazetede yayınlıyorlar ve daha sonra kitap olarak sunuluyor. Haeckel, semavi dinlere, budizme veya tamamen materyalizme neden inanmadığını, kendi inancının nasıl bir şey olduğunu anlatıyor. İşte onun bu inancı kendisinden sonra gelecek bir çok bilim insanının da inandığı bir din gibi bir şey oluyor. Monizm dini.
Bu çeviriden önce,, Amak-ı Hayal’de Vahded-i Vücud’u tarif etmiştik ve o tasavvuf anlayışında, insani duygular taşıyan, gökte oturan, öfkelenen acıyan, yani insan özellikleri taşıyan bir yaratan tasvirinin kabul edilmediğini; aslında tüm kâinatın, tüm varlığın bizzat yaradanın kendisi olduğu, her şeyin ondan geldiğini, dolayısıyla her şeyin bir olduğunu söylemiştik. Hani pentagram’ın Bir şarkısında var ya, “Hepsi bir, hepsi haktan” diye… Bunu hatta panteizme benzetmiştik. Monizm de çok benzer, aynı şeyi söylüyor. Sayfa 29: “Dinin ve felsefenin bu derece iptidai – yani ilkel – olduğu zamanlarda insanlar “vahded-i mevcud” esasını idrakten henüz pek uzak bulunuyorlardı. O zaman tabiat olaylarını ve bunların ilk sebeplerini tıpkı insana benzeyen bir takım tanrılara atf etmeye başladılar.” Devamında kendisi, bu şekilde bir tanrı fikrinin çürük bir felsefe olduğunu, bilimin ve kendi araştırmalarının gösterdiği üzere, işte maddenin korunumu yasasıdır, tüm organik varlıkların benzer atomlardan meydana geliyor olmasıdır falan, bunlar gösterdi ki, Allah maddi âlemin haricinde değil, dâhilindedir. Vahded-i Vücud ile tek farkı; ki en temelden bir farktır bu. Vahded-i Vücud tasavvufunda, varlığı Tanrı’da görürsün. Monizmde, Tanrı’yı varlıkta görürsün. Yani daha bilimsel, daha maddi, daha dünyevi bir inanç Monizm. Bi fıkra vardı ya, hoca vaazda “Allah doğmamıştır, doğurulmamıştır, ne yerdedir ne göktedir” falan diyince,, Bektaşi’nin biri “hocam yok diyeceksin de dilin varmıyor.” demiş ya Hah Monizm tam öyle bi inanç olmuş :Dd yok diyecekler de dilleri varmıyor.
Baha Tevfik de sık sık, Vahded-i Mevcud’un, Vahded-i Vücud ile karıştırılmaması gerektiğini söylüyor. Sayfa 73; “Bizde ‘işrak felsefesi’ adıyla tanınmış olan vahded-i vücud mezhebi ile Avrupalıların “panteizm” felsefesi arasında bir münasebet bulunsa da “monizm” denilen vahded-i mevcud felsefesiyle asla birleşmez.” Böyle de bir şey var, “Aslı esası ne olduğu bilinmeyen meselelerin bilinmesine yaramak, ve sonuç olarak, okumak ve öğrenmek isteyenlere mühim bir hizmet olmak üzere bu eseri çevirmeyi münasip bulduk diyerek bitiriyor.”
Baha Tevfik'in birkaç eserini yorumladığım video için:
youtube.com/watch?v=dHr-btF...