·418 syf.··Beğendi
···Okunma: 17 Nisan 2020 03:05 O eski İstanbul’un o güzelim esmer yüzü...
Ahmet Ümit’in "Beyoğlu’nun En Güzel Abisi" romanı, sadece bir polisiye değil; sanki İstiklal Caddesi’nin bir ara sokağında durup, o yorgun binaların kulağımıza fısıldadığı hüzünlü bir şarkı gibidir.
Başkomser Nevzat’ın peşine takılıp o eski, puslu ve çok kültürlü İstanbul’un izini beraber sürelim.
Bu kitapta İstanbul, sadece bir fon değil; bizzat yaşayan, nefes alan ve hatta can çekişen bir karakterdir. Tarlabaşı’nın yıkılmaya yüz tutmuş cumbalı evleri, Galata’nın ağır kokulu merdivenleri ve o çok sevdiğimiz ama her gün biraz daha yitirdiğimiz eski usul kabadayılık...
Romanın kalbinde, Tarlabaşı’ndaki kentsel dönüşümün gölgesinde işlenen bir cinayet yatar. Ancak yazarın asıl derdi o katili bulmak değil, o katili yaratan yeni İstanbul ile hesaplaşmaktır. Nevzat’ın her adımında, 6-7 Eylül olaylarının o sönmeyen sancısını, terk edilmiş Rum evlerinin iç çekişini ve o meşhur beyefendi İstanbul’un nasıl bir beton yığınına dönüştüğünü hissederiz.
Nevzat, o eski, adaletli ve vicdanlı İstanbul’un son temsilcisi gibidir. Tatavla’daki o mütevazı evinde çayını içerken, yanından hiç ayırmadığı sevgilisi Evgenia ile aslında o eski çok dilli, çok renkli şehre tutunmaya çalışır. O, suçluyu kovalarken aslında kaybolan bir ahlakı, bir nezaketi arar.
Eskiden abi demek; mahallenin namusu, mazlumun koruyucusu demekti. Ahmet Ümit, kitapta bu kavramın nasıl kirlendiğini, o eski delikanlılık raconunun yerini nasıl rantın, paranın ve acımasızlığın aldığını ustalıkla işler. "En Güzel Abi", belki de o eski günlerde kalan, adaleti kendi vicdanıyla sağlayan o son romantiktir.
Hani o her köşesinde başka bir dilden bir dua yükselen o eski İstanbul... Kitabı okurken burnunuza sadece cinayet mahalli kokusu değil;
Çiçek Pasajı’nın o eski neşesi,
Markiz Pastanesi’nin asalet dolu havası,
Ve her şeye rağmen pes etmeyen bir Beyoğlu direnci gelir.
"Beyoğlu asla uyumazdı ama sanki artık rüya da görmüyordu."
Bu kitap, o rüyayı yeniden görmeye çalışanların, koca bir şehrin hafızasını omuzlarında taşıyanların hikayesidir. Eğer bugün Beyoğlu’nda yürürseniz ve o kalabalığın içinde bir an durup yukarı bakarsanız, belki Başkomser Nevzat’ı bir köşede eski bir binaya bakıp hüzünlenirken görebilirsiniz.