Bazı kitaplar vardır, okurken ilerlemezsin; içinde dolaşırsın. Hüznün Fiziği tam olarak böyle bir roman. Sayfaları çevirdikçe bir hikayeyi takip ettiğini sanırsın ama aslında bir labirentin içinde yürüyorsundur. Bu labirentin tam ortasında ise o tanıdık mitolojik figür durur:
Minotor
Ama bu bildiğimiz canavar değil.
Gospodinov, Minotor’u bir korku figürü olarak değil, terk edilmişliğin ve anlaşılmamanın sembolü olarak yeniden kurar. Mitolojide bir canavar olarak kapatıldığı labirentte yalnızlığa mahkûm edilen Minotor, bu romanda insanın içindeki çocuğa, dışlanan tarafa, kimsenin dinlemediği hikâyelere dönüşür. Ve bir noktadan sonra şunu fark ediyorsun: Minotor aslında “öteki” değil, hepimiz.
Romanın anlatıcısı empati yeteneğiyle başkalarının hayatlarına sızabilen biri. Onların çocukluklarına, korkularına, küçük utançlarına giriyor. İşte tam burada Minotor motifi devreye giriyor: Her insanın içinde bir labirent var ve o labirentin bir köşesinde yalnız bırakılmış bir yanımız yaşıyor. Hüznün fiziği belki de tam olarak bu — terk edilmişliğin, zamanın ve hafızanın insan ruhunda bıraktığı matematiksel ama görünmez izler.
Kitap boyunca zaman doğrusal ilerlemiyor. Çocukluk anıları, Bulgaristan’ın yakın tarihi, aile hikâyeleri ve kişisel kırılmalar iç içe geçiyor. Bu da romanı klasik bir anlatı olmaktan çıkarıp parçalı bir hafıza atlasına dönüştürüyor. Sanki eski bir sandığı açıyorsun; içinden oyuncak bir araba, sararmış bir fotoğraf, yarım kalmış bir mektup çıkıyor. Hepsi dağınık ama hepsi sana ait.
Minotor burada yalnızca mitolojik bir gönderme değil; insanın içindeki masumiyetin trajedisi. Gospodinov, canavarın gözlerinden bakmayı öneriyor bize. Çünkü bazen “canavar” dediğimiz şey, sadece kimsenin anlamaya çalışmadığı bir yalnızlıktır.
Okurken beni en çok etkileyen şey, romanın büyük iddialar atmadan derinleşebilmesi oldu. Sessiz, hatta yer yer melankolik bir anlatım var. Ama bu melankoli ağır değil; tanıdık. Çocukken karanlıkta kalma korkusu gibi. Büyüdüğünde geçmeyen ama adını koyamadığın bir duygu gibi.
Hüznün Fiziği’ni bitirdiğinde net bir olay örgüsü hatırlamıyorsun belki ama bir his kalıyor içinde. Sanki uzun bir tünelden çıkmışsın gibi. Ve dönüp kendine şu soruyu soruyorsun:
Ben kendi labirentimde kimi kapattım?
Bu romanı sevdim çünkü bana şunu hatırlattı: Hepimiz biraz Minotor’uz. Ve belki de en büyük cesaret, labirentin ortasında beklemek yerine kendi hikâyemizi anlatmaya başlamaktır.