Tren yolculuğu eskiden ne kadar güzeldi ya da eskiden her şey güzeldi. Eskiye döndüğümüzde elimizde kalan, o güzellikleri şimdiki zamanlara serpmek. Geçmiş değildir belki de güzel olan; umutlarımızın hep taze kalabilmesidir. Zaman geçtikçe boşalıyor saatler, boşluk oluyor; hiçliğin içinde kalan demirden bir heykele bürünüyoruz. İçimiz nehir gibi akarken biz yalnızca o demirin soğukluğunu, hissizliğini hissediyoruz. Küçüktüm, ailemle tren yolculuğu yapıyorduk. O günlere götürdü beni Malma İstasyonu.
Roman, geçmişten başlayıp tıpkı bir trenin raylar üzerindeki ilerleyişi gibi hedefe doğru akıyor. Hikâye geçmiş ile başlıyor, ardından yolun varacağı yere yaklaşır gibi katman katman açılıyor. Sürekli bir hareket hâli var: gidiyoruz, gündüz ve gece birbirine karışıyor. Yolculuk yalnızca mekânsal değil, aynı zamanda duygusal bir geçişe dönüşüyor.
Alex Schulman, büyük olaylar anlatmak yerine küçük anların insan hayatındaki izlerini takip ediyor. Karakterlerin yaşadıkları çoğu zaman yüksek sesle dile getirilmiyor; asıl anlatı, söylenmeyenlerde ve aralarda kalan sessizlikte kuruluyor. Bu yönüyle roman, okuru hızlı bir olay örgüsünden çok içsel bir fark ediş sürecine davet ediyor.
Eserin en güçlü yanı akıcılığı. Bölümler ilerledikçe geçmiş ile şimdi arasındaki bağlar belirginleşiyor ve okur, yolculuğun yalnızca bir varış noktası olmadığını anlıyor. Asıl mesele, insanın kendisiyle ve taşıdığı hatıralarla yüzleşmesi.
Çok derin ama yorucu olmayan, sakin bir ritimle ilerleyen; duygusunu bağırmadan hissettiren, akıcı ve güçlü bir anlatı. Malma İstasyonu, bitirdiğinizde bir hikâyeden çok bir yolculuğun içinde bulunmuş hissi bırakıyor.