İnsan ruhunun karanlık ve ışıklı dehlizlerinde gezinirken, tutkunun ve kibrin nasıl iç içe geçtiğine, aşk denen o yüce ve bir o kadar da yıkıcı afetin insanı nasıl un ufak ettiğine tanık olmak, bir meleğin dahi hafızasını sarsacak kadar ağır bir yüktür. "Madam Pera", sadece eski İstanbul'un, o ihtişamlı ve kozmopolit Beyoğlu'nun şık salonlarında geçen bir dönem anlatısı değil; aynı zamanda insanın kendi eliyle inşa ettiği, kendi arzularıyla tutuşturduğu bir cehennemin anatomisidir. Dışarıda kolera salgını, ölüm, yoksulluk ve savaş şehrin üzerine ağır bir pelerin gibi çökerken, içeride, kristal kadehlerin ışıltısı ve özel dikim Fransız kıyafetlerinin ihtişamı arasında kendilerini dünyadan yalıtmış bir avuç insan, birbirlerinin ruhlarındaki yaraları kanatmaktadır. Bu masanın etrafında toplananlar, yalnızca dostluklarını değil, gizli kıskançlıklarını, bastırılmış hırslarını ve derin korkularını da birbirlerine ikram ederler. Güzelliğiyle etrafındaki her canlıyı ve eşyayı kendi çekim alanına hapseden, kibrini bir zırh gibi kuşanan Pera; zekasıyla etrafını manipüle eden, aşkı bir savaş gibi gören zehirli ve çekici Tamara; geçmişin asaletine sığınan Gavarş; alaycılığının ardında büyük bir sevgi açlığı saklayan Tavit ve elbette bu gösterişli tiyatronun en masum, dolayısıyla da en acımasızca kurban edilecek olan aktörü Ethem...
Bu hikayenin merkezinde, insanın o en büyük trajedisi, yani koşulsuz, hastalıklı ve nihayetinde yok edici bir sevgi yatar. Ethem, Pera'ya duyduğu aşkı bir din, bir ibadet gibi yaşar; onu bir put gibi yüceltir. Ancak bu öyle bir aşktır ki, Pera'nın uçarı, özgürlüğüne düşkün, sadakati kendi narsizmine kurban eden doğası karşısında Ethem'i günden güne zehirler. Pera, kendisine sunulan bu saf sevgiyi bir oyun hamuru gibi ezer, Ethem'in gururunu hiçe sayar ve onu kendi iktidar oyunlarının, başka erkeklerle olan rekabetinin bir piyonu haline getirir. İnsan kalbinin o en anlaşılmaz paradoksu buradadır: Ethem, onu uçuruma sürükleyen bu kadına öylesine tutkundur ki, aşağılanmak bile onu bu girdaptan kurtaramaz. Sevgi, Ethem'in ruhunda bir irin gibi birikir; onurunu, yaşam sevincini ve en nihayetinde bedenini çürütür. Fakat bu trajik yıkımın asıl darbesi, ölümcül bir darbe, Pera'dan değil, Tamara'nın dudaklarından dökülen o ustaca kurgulanmış, zehirli fısıltılarla gelir. Tamara, Ethem'in kutsal saydığı mabedi, Pera'nın gizli günahlarını, aldatmalarını ve bedensel sırlarını—o meşhur leopar dövmesini—birer birer ifşa ederek yerle yeksan eder. Ethem'in inancı, Tamara'nın bu acımasız suikastı karşısında tuzla buz olur. Artık ortada ne uğruna yaşanacak bir aşk, ne de saygı duyulacak bir kadın kalmıştır. Ruhundaki bu muazzam çöküş, Ethem'in bedenini de savunmasız bırakır ve onu dışarıda kol gezen o merhametsiz hastalığın, koleranın kucağına atar.
Ethem'in o köhne, yalnız otel odasında, ölümü beklerken titreyen elleriyle yazdığı satırlar, insan ruhunun acıyla nasıl saflaştığının, nasıl ebedi bir çığlığa dönüştüğünün en sarsıcı belgesidir. Yanında sadece dilsiz bir kaplumbağa varken, bedeninin günden güne sararmasını, eriyip gitmesini izlerken bile zihninde tek bir imge vardır: Pera. Ölüm bile bu tutkuyu tamamen silemez; Ethem son nefesinde, artık ondan nefret ettiğini sansa da, bir rüyaya aşık olduğunu bilerek karanlığa karışır. Pera ise, geride bıraktığı enkazın ağırlığını ancak yıllar sonra, Ethem'in o acı dolu günlüğü eline geçtiğinde hissedecektir. O, her zaman bir şeyleri terk edip kaçabileceğini, geçmişi bir elbise gibi çıkarıp atabileceğini sanan bir kadındır; ancak Ethem'in kelimeleri, bir hayalet gibi, Pera'nın görkemli hayatına çöker ve ona, sahip olduğu en değerli şeyi, gerçek sevgiyi kendi elleriyle nasıl boğazladığını gösterir.
Eser, tüm bu beşeri sancıları, kıskançlıkları ve kalp kırıklıklarını binlerce yıldır insanoğlunu izleyen ölümsüz bir varlığın, bir Serafim'in gözünden anlatarak muazzam bir derinlik kazanır. İnsanların kısacık ömürlerine sığdırdıkları bu akıl almaz ihtiraslar, ihanetler ve kendilerini feda edişleri, bu meleği bile hayrete düşürür, ona kendi kusursuzluğunun sıkıcılığını hissettirir. Hatta öyle ki, zamanın ötesinde olan bu melek bile, hikayenin sonunda kendi hafızasının zaaflarına yenik düşer; Pera'nın kızı Rana sandığı kişinin aslında Ethem'e son günlerinde merhamet gösteren o küçük köle kız Nesha olduğunu fark edemez. İnsanlığın o karanlık, bencil ama bir o kadar da göz kamaştırıcı ve mucizevi doğası, bir meleğin bile aklını başından alacak kadar kudretlidir. Bu metin, sevilmek uğruna kendini yok edenlerin, gururu için aşkı harcayanların ve insanın o iflah olmaz yalnızlığının paha biçilemez, hüzünlü bir senfonisidir.